Batı aydınlanmasının mücadeleci, cedelci, diyalektik tarihçi, devrimci söylemi kendi kendini doğrulayan bir kehanet. Bunu medyatik algılar üzerinden inşa edip güçlendirdiği korkuyla sağlıyor. İnsan insanın kurdudur demekle kalmıyor, insanı kurtlaştırıyor da.
Korku, insanı insana düşman yapan modernite çöküntüsünün ömrünü uzatıyor. Batı aydınlanmasının mücadeleci, cedelci, diyalektik tarihçi, devrimci söylemi kendi kendini doğrulayan bir kehanet. “İnsan insanın kurdudur” demekle kalmıyor; kurt kesiliyor, kurtlaştırıyor. “Tarih insanın tabiatla mücadelesinin hikâyesidir” demekle kalmıyor; tabiatın tekvînî döngüsünü tahriple onu insana saldırmaya zorluyor. “Hakikat ancak tezle anti-tezin çatışmasından doğar” demekle kalmıyor; polemiği kutsayarak, tartışmayı erdeme dönüştürerek ve tartışmaya kapalı vahyî hakikatleri reddederek kendi kendini doğruluyor.
Ömrüm trajikomik haberler okumakla geçti. Tuvaletindeki ayna kaybolduğu için terör şüphesiyle acil inişe zorlanan uçağın haberini hatırlıyorum; uçakta yer değiştirdikleri için teröristlikle suçlanan Hintli bir ailenin; uçağa girmek istemediği için bağırıp çağıran bir çocuk sebebiyle —anne babanın bir iş çevirmeye hazırlandığı endişesiyle, zahir— saatlerce geciktirilen uçuşun haberlerini… Şimdi Yapay Zeka’yı yapanların ürettikleri kıyamet senaryolarıyla yatıp kalkıyoruz. Bir gün hacker fırtınası olup sağa sola saldırıyorlar. Kimseye bir zarar vermiyorlar ama korkmak için yeterince malzeme bırakıyorlar arkalarında. Bir başka gün gerçek hackerların Avrupa’da süpermarketlerin soğutma depolarına yönelik saldırılarını —sanki bu yeterince korkunç değilmiş gibi—yapay zeka buradan öğrenir, bütün marketleri ele geçirmesine az kaldı kehanetiyle tamamlıyor bir başka uzman.
Biz komşusu açken tok yatamayan insanlar olacaktık. Biz yapıcı davranışı, müspet hareketi temel tavır benimseyecektik. Tabiatla mücadele değil, uyum üzerine yapılandıracaktık hayatı. İnsanın özündeki sevgiye inanacak, doğruyu göstermek ve yanlıştan menetmek suretiyle birbirimize öğretmenler olacaktık.
İsrail’de yaşanan ve neredeyse toplumun genetiğine işlemiş paranoyayı çokça konu edindim. O zamanlar dünyanın her yerinde azınlıklar çoğunluktan korkarken, İsrail’de çoğunluğun azınlıktan korktuğunu anlattığım ve bu durumu garipsediğim yazılar da yayınladım. Şimdi bütün dünyada çoğunluklar azınlıklardan korkuyor. Yüz yıl süren bir savaş, arka planında iki bin yıl süren bir sürgün ve neredeyse her elli yılda bir tekrarlanmış kıyımlar varsa, bu tarihin paranoyaya yol açması normaldir. Yere eğilen Filistinli çocuktan korkan bir İsrail tankını anlayabilirim; ama hep ezmiş, cesametiyle “terbiye” etmiş bir Amerika’nın düşmüş olduğu paranoya anlamlandırılabilecek gibi değil. İsrail’deki paranoya “çocukluk hatıralarına” geri dönüş metodunu kullanan bir psikoterapi ile giderilebilir. Amerika’daki ise her durumda ilaç tedavisi istiyor.
Peki biz nereye doğru gidiyoruz? Haydi dünkü gazeteleri okumuş olduğumdan “bilgi, mevcut kanaati desteklemek üzere seçici olarak kullanılıyor” denilebilir. Onun için siz varın bugünkü gazeteleri okuyun. Bakın bakalım şunlara benzer satırlar bulabilir misiniz: “Şeriatçılar bikinili kadını hırpaladı!”, “Lübnan’a sen git başbakan!”, “Paşa kodu mu oturttu!”, “Cezasını çekecekler!”, “Orman yangınlarıyla mücadelede başkalarından iyiyiz”, “Nükleer felakete az kaldı”, “İran gidiyor bombaya, biz hala kaldık yaya”, “Oha, çüüş!”, “Eze eze yendik!”, “Cinsel tercih problemli Barbie bebek üretildi!”
Böyle mi olmalıydı? Bizim insanımız “homo economicus” (her durumda kendi menfaatini gözeten insan) değildir. Biz komşusu açken tok yatamayan insanlar olacaktık. Biz yapıcı davranışı, müspet hareketi temel tavır benimseyecektik. Tabiatla mücadele değil, uyum üzerine yapılandıracaktık hayatı. İnsanın özündeki sevgiye inanacak, doğruyu göstermek ve yanlıştan menetmek suretiyle birbirimize öğretmenler olacaktık.
“Geçmiş zaman güzeldi” ifadesi, geçmişin çirkinliklerini de masumlaştırır. Sevemem. Fakat bizim mimarimiz göğe açılan eller gibi minareler dikerdi; şimdinin “gökdelenleri” adlarının gereğini yapıyor. Bizim edebiyatımız hem edîp, hem serapa edepti. Şimdilerde yüzünüz kızarmadan roman okuyamıyorsunuz. Cedelci felsefenin hayatın hemen her alanına sirayet etmiş olduğunu görmek ne acı! Terör, işgal, yolsuzluk, ihanet, iftira… Bunlar arka plandaki toplumsal-medyatik cidal zemininin üzerine oturduğunda çözüm değil, yıkıcı tepki davetiyesi çıkarıyorlar. Gri alanları yok ediyor, kategorize ediyor, “ya bendensin ya düşmanım” seçeneklerine zorluyor ve en kötüsü de hayatın motor kuvvetinin mücadele olduğu zannını dayatıyorlar.
Bu da insanı kalabalıklar içinde yalnızlığa, medeniyet içince vahşete itiyor. Tekvir Suresi’nin “vahşiler bir araya toplandığında” ayeti sadece vahşi hayvanlarla alakalı değildir belki de… Yoksa öyle midir?