Çakışmaların çatışmalara yol açtığı her durumda olduğu gibi kutsal zaman dilimlerinin paylaşılamaması da her dinin meftununun kendi kutsal zamanıyla özdeşleşmesi, onu sahiplenmesi ve ötesinde bu zamanları mukaddes ilan eden iradenin Rahmanî gayesini kavrayamamaları sebebiyle olur.
Arzi ve ârizi dinlerde eşyanın kutsallaştırılması takdis edilenin mevhum rızasını kazanmaya veya onu tergib ve terhibe müteveccih iken Semavî dinlerde kutsalla olan irtibat kulun hacetlerine cevap endekslidir. Bu sebeple birincilerinde kutsallık ulaşılamayana (yıldızlar ve güneşe tapanlarda olduğu gibi), teması halinde zarar verebilecek olana (ateşe tapanlarda olduğu gibi), veya mevhum bir dizi doymak bilmez tanrı, yarı-tanrı ve doğaüstü başka mahluklara verilirken semavî dinlerde kutsal elle tutulan veya gözle görünenin ötesinde bir varlıkla irtibatlandırılır. Mekanların (Kabe gibi) veya zamanların (Cuma, Cumartesi ve Pazargünleri gibi) takdis edildiği durumlarda da kutsallık hep o elle tutulana takılmış bir mana veya hatıranın vasfı olur ve elle tutulan öğeye kulun bu mana ve hatırayla buluşmasına vesile olmaktan öte bir değer atfedilmez.
Arzî dinlerin meftunları kutsalla olan temaslarında mabudlarının iştihasını doyurmak (Maya ve Azteklerin tanrılarına insan kurban etmelerinde olduğu gibi), onu eğlendirmek (primitif pekçok Afrika dinlerinin danslarıyla sağlamaya çalıştıkları gibi) veya ona rakip tanrılarla yaptığı savaşında yardım etmek için uğraşırlarken Semavî dinlerin meftunları bu ilişkiden hep alıcı olarak ayrılırlar. Burada da Rabb’in rızasını talep asıldır ancak bu talepte rıza Halık’tan mahluka sunulan bir ihsandır, mahluktan Halık’a getirilen bir hediye değil...
Zamanın kutsal ay, gün, saat gibi parçalara bölünmesinde de aynı ayrım gösterir kendini. Arızîler bu kutsal zamanların sahibini (veya sahiplerini) memnun etmeye çalışırken, semavîler bu kutsal zamanları bütün zamanların sahibiyle olan irtibatlarını takviye etmek için kullanırlar. Ne Ramazan orucumuza muhtaçtır Mevla, ne Cuma namazımıza, ne Şabatdinlenmesini bekler sabırsızlıkla ne de Pazarları yapılan kilise ziyaretlerini... Zamanın, mekanın olduğu gibi, kutsal ve profan diye parçalara bölünmesi ancak ve ancak kulun zaaf ve hacetlerine cevap veren ve külli gayesindeki bu incelikten maada cüzlerinin farklılıkları pek de önem taşımayan bir ihsandır... İhsandır diyorum, zira zamanın bu abd-mabud irtibatını tazeleyen dilimlere ayrılmış olması, zamanı üzerinde seyahat edilen bir yola benzetirsek eğer, bilmediğimiz, tehlikelerle dolu bir yolda bize trafik işaretleri ve ışıklarıyla rehberlik eden bir vehbî lütuftan ibarettir. Zamanı tanzim eden iradenin bu Mürebbî şefkati öylesine barizdir ki sık sık ihtiyaç duyulan tazelenmeler günün sabah, öğlen, ikindi, akşam ve yatsı gibi saatlerine; daha vâsi anlamları olan titreyip kendine geliş fırsatları Cuma, Cumartesi, Pazar gibi günlere; senevî ihtiyaçlara matuf kutsalla kucaklaşmalar Ramazan, Fısıh veya Ester gibi ibadet-ü taat mevsimlerine terettüp ettirilmiş, ancak bu kutsal dilimler muayyen vakitlere tainedilerek bırakılmamış, kulun daim teyakkuzda olmasını sağlayacak, yol örneğine dönersek eğer, trafik radarları mesabesinde, günün, ayın veya yılın içine saklanmış kutsal anlarla bu ihsan techiz edilmiştir. Dahası kulun ömrünün bir döneminde idrak etmeyi seçebileceği hac gibi farizalar her yıl önüne hevasından sıyrılıp Hüda’sına sığınabileceği kutsal zaman dilimleri olarak tekrar tekrar sunulmuştur.
Semavî dinlerin zamanı kutsal dilimlere ayırmasında hedeflenen umumi gayedeki benzerliğe karşın cüzlerde farklılıklar mevcuttur ve bu farklılıklar kutsal zamanların birbiriyle çakıştığı anlarda bazen çatışmaya bazen de hal erlerine “herşeyde bir birlik var” dedirten ruhani hazlara vesile olabilirler.
Çakışmaların çatışmalara yol açtığı her durumda olduğu gibi kutsal zaman dilimlerinin paylaşılamaması da her dinin meftununun kendi kutsal zamanıyla özdeşleşmesi, onu sahiplenmesi ve ötesinde bu zamanları mukaddes ilan eden iradenin Rahmanî gayesini kavrayamamaları sebebiyle olur. Asıl olan Cuma değil cem’dir; Sebt değil sübût-u eşgaldir(iş bırakma)... Ve sôfi ibn’ü-l’Vakt’tir. Cem’i yakaladığı her an Cuma, Kadir-i Külli Şey’inkudretine teslimiyetle geçirdiği her gece Kadir gecesidir. Ancak pekçok meselede olduğu gibi kışırda takılıp kalan insanoğlu zamanın bu kutsal dilimlerinin kendine hasrolunan (yoksa kendilerini hasrettikleri mi demeliydim) bölümleriyle öylesine özdeşleşirler ki o kimliklerinin paylaşılmaz bir cüz’ü haline gelir. Hususen Doğu’da zamana atfedilen kutsallığın belirleyiciliği öylesine baskındır ki Araplar, Cumartesi ashabı, Pazar ashabı diye adlandırırlar Yahudi ve Hıristiyanları...
Kutsalların çakışma ve çatışma mekanı Kudüs’te kutsal zamanların iktiranı itilaf ve ittifak kuvvetlerinin rengarenk bayraklarıyla cenk meydanlarını doldurdukları bir manzara sunuverir. Şofar (sûr), çan ve ezan seslerinin birbirine karıştığı Kudüs semalarında zamanı fethetmek gayesinde bir savaş yaşanır hep... Hele Cumaları—ki Yahudiler için Sebt gününe hazırlık günü, Hıristiyanlar için hac günüdür—başlama vuruşunu Cuma ezanının yaptığı öyle bir günü kurtarma savaşı yaşanır ki, Harem-i Şerif’de kılınan namazın kıraatı Ağlama Duvarı’nda okunan Tevrat’ın sesine, o da haftalık haclarını yapmaya hazırlanan Fransiskenlerin Latince İncil’den okudukları Hüzünlü Yol hikayelerine katılır. Yılda bir de olsa bu çatışma Hıristiyanların büyük hac günü olan Güzel Cuma’ya (İsa’nın çarmıha gerilip terk-i dünya eylediğine inandıkları gün) denk gelir ki o zaman Eski Şehrin sokakları Cuma’dan çıkan Müslümanlar, Fısıh Bayramı sebebiyle Ağlama Duvarı’na hacca gelen Yahudiler ve İsa’nın çarmıha gerilme rotası Hüzünlü Yol’da yürüyen Hıristiyanların rengarenk simalarıyla dolar taşar... Cuma’yı miskler sürünmüş olarak karşılayan Müslümanların kokuları kiliselerden taşan tütsülere karışır ve şehirde her iş her oluş “bu gün bizim günümüz” haykırışına dönüşüverir.
Her günün sabah ve akşam saatlerinde bu haftalık çatışma küçük ölçekte de olsa tekrarlanır ve Yahudi ve Müslümanların güneşin doğmasına ve batmasına göre belirlenmiş ibadet saatleri çakışır üstüste. Aynı saatlerde kilisenin ilk ve son çanları çalar, papazların sabah ve akşam takdis turları başlar. Her üç dinin de kutsal günleri kamerî takvime göre belirlenmekle birlikte Yahudi ve Hıristiyanlar İbrani takvim uyarınca dört yılda bir Adar (Mart) ayını iki defa yaşadıklarından senenin etrafına dağıtılmış kutsal günler de çakışırlar bazen... Bir de bakmışsınız Yahudiler Işıklar Bayramı’nı (Hanuka) kutlarken, Hıristiyanlar Noel şenliklerini, Müslümanlar da bayram günlerini idrak ederler... O zaman şehrin sokakları “Kul sene ve entüm bi-hayr”, “Hag Sameah” ve “Merry Christmas” konfetileriyle süslenir, kutsal zamanı sahiplenme yarışı hoş bir tebrikleşme yarışına dönüşüverir birden... Ama bazen birilerinin hüzün günü diğerlerinin neşe gününe, birinin oruç günü diğerinin sayfiye yerlerine aktığı günlere denk gelir de o zaman insani kıskançlıklar ve çekememezlikler dolduruverir sineleri...
Ne Ramazan orucumuza muhtaçtır Mevla, ne Cuma namazımıza, ne Şabatdinlenmesini bekler sabırsızlıkla ne de Pazarları yapılan kilise ziyaretlerini... Zamanın, mekanın olduğu gibi, kutsal ve profan diye parçalara bölünmesi ancak ve ancak kulun zaaf ve hacetlerine cevap veren ve külli gayesindeki bu incelikten maada cüzlerinin farklılıkları pek de önem taşımayan bir ihsandır...
Kul kendine mahsus kutsal zamana duyulmasını beklediği saygı konusunda hasistir. Dindar Yahudiler laiklerin cumartesi günleri kendi mahallelerinde araç kullanmalarına, asansöre binmelerine, televizyon seyretmelerine dayanamazlar... Mısırlıların 1973 yılında bir Yom Kippur günü (hüzün gününde yaşatılmış ekstra bir hüzün) İsrail’e saldırmış olmaları kaybedilen Sina’dan daha ağır tesir yapmıştır Yahudi havsalasında... Haftanın her günü Aksa’ya girip çıkar İsrail askerleri ama cuma günü ibadetlerinde rahat olmak ister Müslümanlar. Ramazan’da yaşanan çatışmalar daha bir ses getirir ve hele Noel kutlamalarına katılmasına izin verilmeyince Filistin liderinin, Beytüllahm meydanını dolduran binlerce Arap Hıristiyan, varlığı ile yokluğu onlar için pek de fark etmeyen bu adam için gösteri yaparlar... Hasılı mevcut çatışmanın tuzu biberi olur kutsal zaman...
Kutsal zamanların çakışması bütün çatışma potansiyeline rağmen diyalog insanları için bulunmaz fırsatlar da sunar. Hususen çakışan zamanların asli gayelerinin de çakıştığı durumlarda—sözgelimi Müslüman haccı ile Hıristiyan ve Yahudi haclarının aynı günlere denk düşmesi, veya Müslümanlarla Samirîlerin aynı günlerde kurban kesmesi halinde—çatışan insanlar birden birbirlerinin hislerine hitab edebilecek bir pencere buluverir ve Vahid-i Ehad’ın dergahındaki Ümm’ü-l’Kitab’tan beslenmiş bu semavî dinler, ortak inanç ve atalarını hatırlayıverirler. İnananlar kendi kutsal zamanlarına gösterilmesini bekledikleri saygının hiç değilse makul bir kısmını “ötekilere” de gösterebilseler böyle çakışma anlarının birinde atılan dostluk köprüleri bütün çatışmaları bitirecek bir diyalog atmosferi tesis edebilir...