Ben kimim sorusunun cevabını kişinin kendisinin vermesi paradoksaldır. Ben-değiller tarafından isimlendirilir, onlar tarafından tanımlanır, onlar tarafından şekillendiriliriz zira. Gelen satırlar ben-değillerin bana kattıklarının bir dökümü, benim tespit edebildiğim kadarıyla… 

Makdîsi… 

Meskat-ı re’sim Samsun… Mes’ad-i ruhum Beytülmakdis… İnsanın men hüvesini, doğduğu yer değil, ruhunun çağrısını duyduğu yer belirler. Zeytindağı’ndan Beytülmakdis alanındaki taşlaşmış tarihi seyrederken farkettim ben kim olduğumu. Şöyle böyle dört bin yaşımda olduğumu orada anladım. Tarihin içine fırlatıldığımızda, bize tarihin tamamının ruh olarak üflendiğini hissettim orada. Hazreti İsa’nın diriltici nefesiyle doldu ruhumun ciğerleri… 

25 yıldır aramıştım kendimi: Samsun’un merkez ilçe köylerinden Dereler Köyü ilkokulunda… Samsun Anadolu Lisesinde… Boğaziçi Üniversitesinde… ve nihayet Kudüs İbrani Üniversitesi’nde… 

Samsun’un Bafra ilçesinde, rahmetli annemin hayatımı efsunlu bir gizem içinde kundakladığı hatıralarına bakılırsa, tarlada doğmuşum. “Bu memleketin başına 12 Eylül’de iki bela geldi… Biri Evren, biri sen!” diye takılırdı bana. Otuzlu yaşlarda rahmetli Abbas Dedemin 1971 yılına ait bir cep takviminin 15 Ekim sayfasına düştüğü “Bugün torunum Abdulkerim doğdu,” notunu görene kadar 12 Eylül’de doğduğuma ve başak burcu olduğuma inandım hep. 

Babam, Samsun merkez ilçesine bağlı Dereler Köyü İlkokulu’nun müdürüydü. Annemin vefat ettiği 1986 yılına kadar bu okulun ilişiğindeki iki göz lojmanda yaşadım. İlkokul sonrasında Samsun Anadolu Lisesi’ni kazanmış, yedi yıllık kolej eğitiminden sonra Boğaziçi Üniversite Fen Edebiyat Fakültesi Fizik departmanında lisans eğitimime başlamıştım. Hayatımda bitmeyen eğitimler silsilesi fizik bölümünde başladı. Dördüncü yılında, bayağı takıntı haline getirdiğim İstatistikî Fizik dersinden dolayı artık mezun olamayacağıma inandığım bir gün yeniden üniversite imtihanına girerek aynı üniversitede Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünü okudum. Bölümü iki yıl gibi rekor bir sürede bitirdiğim doğru, ama ne parlak bir öğrenci olabilmiştim ne de muhteşem bir ortalamam vardı. 

1996 yazında, hikayesini Ene Makdîsi (Kudüs’lüyüm Ben!) sayfalarında anlatacağım bir süreçle, Zaman Gazetesi Kudüs temsilcisi atandım. 1 Ağustos 1996 günü Zeytindağı’nda kendime rastladığım günden bu yana kafası karışık bir yazarım. O yıllarda Thucydides’in Peloponnesos Savaşı’nı Richard Crawley’in çevirisinden okumuş ve Atinalıların sırası gelince çiftçi, sırası gelince asker, hemen her zaman da politikacı ve filozof oluşlarını izah için Pericles’in kullandığı “happy versatility – mutlu çokyönlülük” kavramında kafası karışıklığıma sevecen bir isim bulmuştum. O gün bugündür kafa karışıklığımdan memnunum. 

Kudüs’e köşe yazarı değil, muhabir olmak üzere gönderilmiştim. Ne var ki bir taraftan tembelliğim, öbür taraftan İbrani Üniversitesi yüksek lisans programındaki derslerimin yoğunluğu gazetenin dış haberler departmanını memnun edecek bir performans sergilememe izin vermiyordu. Departman şefimiz, sırf gündemi takip etmek zorunda kalırım da arada bir iki de haber yazarım ümidiyle köşe yazarı yaptı beni. Zalimler Zaman Gazetesi’ne el koyup dijital arşivimizi yok ettiklerinde, o yıllarda yazdığım yazımsıların yok olması, ne yalan söyleyeyim, biraz sevindirdi bile beni. Yine de o ilk karalamalar olmasaydı, şimdiki yarım yamalak yazar da ortaya çıkmazdı sanırım. 

1996 Ağustosundan 2003 Martına kadar Kudüs’te yaşadım. Kimliğimi inşa eden bu yıllarda şehir, kutsal ve zaman mefhumları üzerine düşündüm ve yazdım. Bu siteyi ortaya çıkaran projelerimin hemen tamamı o velûd yılların çocuğudur. 

Kudüs temsilcisi atandığım sene Washington, Moskova, Belçika ve Kahire’ye de birer temsilci atanmış ve bu temsilcilerin üç yılda bir yer değiştirerek onbeş yıl içinde beş dünya başkentinde görev yapmaları öngörülmüştü. Pek bir heyecan verici bu proje gerçekleşseydi daha iyi bir gazeteci olurdum belki; ama sanırım Kerim Balcı olmazdım. 

Kaldı ki Kudüs temsilciliği kolay gazetecilik imkanı sunuyordu. Her şey haberdi… Her şey köşe yazısı… 2001 yılında İkinci Körfez Savaşı başlayana kadar bu böyle devam etti. O yıldan sonra dünya medyasının ilgisi Irak’a kayacaktı. Gazetenin hem Bağdat hem de Erbil ofisi doluydu. O yıllarda Avrupa’ya yerleşmiş ve diyalog faaliyetlerinin kurucu ağabeyliğini yapan Abdullah Aymaz Hocamdan Avrupa’ya taşınarak bir diyalog dergisi çıkarmak üzere davet almıştım. O davete 2003 yılında Londra’ya yerleşerek icabet ettim. 

Londra’da hem Zaman Gazetesi temsilcisi olacak hem de Avrupa diyalog hizmetlerinin kurumsal yapılarının şekillenmesini takip edecektim. Buna bir de Kudüs’te bir türlü yoluna koyamadığım doktoramı Durham Üniversitesi’nde tamamlama heyecanı eklenmişti. Bu üç görevi birden yürütmek benim “mutlu çokyönlülüğüme” gayet uysa da beni çok yordu. İngiltere’deki bu ilk dönemime çocukları yaşlandıran günler nazarıyla bakmışımdır hep. O kadar ki 2006 Mayısında İstanbul’a tayinim çıkıp vatana geri döndüğümde Londra’ya bir daha ayak basmamaya karar verecektim. 

Zeytindağı’ndan Beytülmakdis alanındaki taşlaşmış tarihi seyrederken farkettim ben kim olduğumu. Şöyle böyle dört bin yaşımda olduğumu orada anladım. Tarihin içine fırlatıldığımızda, bize tarihin tamamının ruh olarak üflendiğini hissettim orada. Hazreti İsa’nın diriltici nefesiyle doldu ruhumun ciğerleri…

İstanbul’daki ilk görevim Aksiyon dergisinde editör yardımcılığıydı. Altı ay kadar süren bu kısa görev gazetecilik hayatımın en keyifli dönemi olacaktı. Yeni kurulan Today’s Zaman gazetesinin Ankara temsilcisi olarak başkente taşındığım 2006 Aralığından Turkish Review yayın yönetmeni olarak İstanbul’a döneceğim 2010 yazına kadar Ankara gazeteciliğini tanıma bahtsızlığına katlandım. Takım elbisenin markasının dil estetiğinden daha önemli görüldüğü, siyaset erkanına yakınlığın tabasbusla narsisizmi birden beslediği bu atmosfer ruhumu o kadar sıktı ki kalabalıklar içinde yalnızlığı ve kendimi işime vermeyi seçtim. Arada Durham Üniversitesi’nde devam eden doktoram da yeni bir dil öğrenmek konusundaki iştiyakım da anlamını yitirdi… 

Turkish Review dergisi gazetecilikle akademisyenlik arasındaki çizgide yayın yapıyordu. Dünyanın önde gelen Türkiye uzmanlarını editöryal heyetinde toplamıştı. Ekibimde profesörler, doçentler, doktorlar vardı. Metinlerin bir kısmı “blind review” dediğimiz tam akademik gözden geçirme metoduyla yayına hazırlanıyordu. Son sayısını artık İngiltere’ye yerleşmiş olduğum 2016 yılında yayınlayabildiğim Turkish Review dergisi günlerim benim için Kudüs’ten sonra ikinci bir yoğun öğrenim dönemi oldu. Türk siyaseti, ekonomisi ve akademyası hakkında bildiğim ne varsa o dönemde öğrendim diyebilirim. 

Türkiye’den 2015 Haziran’ında çıktım. Ayrılırken, gazete grubumuzun idari direktörü Mehmet Tahsin Ağabey, Turkish Review’in isim hakkını da alıp, bir İngiltere yayını olarak yeniden çıkarmamı tavsiye etti bana. Bu öngörülü tavır sayesinde 2016 Martında Zaman Grubunun yönetimine el konulduğunda ve 15 Temmuz sonrasında grubun bütün yayınları kapatıldığında Turkish Review zarar görmedi. Ne var ki artık ne dergiyi dağıtabilecek bir Cihan Medya Dağıtım vardı, ne de posta kutularına bu derginin bırakılmasından çekinmeyecek kadar cesur abonelerim. 2016 Temmuzu sonrasında dergiyi basamaz hale geldim. Siparişi verilmiş iki sayı çıkarabilecek hacimde makale de elimde patladı. 

Sorun sadece var olan bir dergiyi basamamak değildi; yazılacak şeyleri de yazamaz hale gelmiştim. O dönemde TR724’te Emin Aydın mahlasıyla birkaç yazı yayınladıysam da kalemim kalbimle birlikte kırılmıştı. Yazamıyordum… 

Takip eden on yıl içinde kalbimin ve kalemimin kırıklığını tedavi etmek için çok uğraştım. Defalarca yeniden yazmaya kalkıştımsa da geçmişin muhasebesi geleceğe yönelmeme, okurlarıma yön göstermeme müsaade etmiyordu. 2019 yılından itibaren kendimi insan hakları mücadelesinin içinde buldum. 2020 yılından itibaren de Respect Graduate School bünyesinde dersler vermeye başladım. Birincisi beni 2022 yılında Leeds Beckett Üniversitesi’nde hukuk yüksek lisansı yaparak avukatlığa yönelmeye, ikincisi de Burch Üniversitesi’nde yarıda kalmış doktoramı tamamlamaya zorladı. Bu iki süreç de henüz tamamlanmamıştı, bu yazıyı kaleme almak üzere “Sahi ben kimim?” sorusuyla uğraştığım günlerde… 

Zeytindağı’nda Hazret İsa’nın diriltici nefesini ruhumun ciğerlerine çektiğim güne kıyasla 30 yaş daha yaşlıyım. Bu 30 yıla iki dev albüm, bir makale derlemesi, altı çocuk hikayesi kitabı, biri 13 bölümlük Kudüs Taş ve İnsan belgeseli olmak üzere ona yakın belgesel, yüzlerce konferans, kimliğimin yapıtaşlarını kendilerine borçlu olduğumda binlerce dost, talebe ve hoca sığdırdım. 

İstidadımın istiabını dolduramadığımın farkındayım. Borçluyum insanlığa… Bu borcu ödemek umuduyla bu sitenin, bir Asa-yı Musa etkisi yapıp, fikrimin kurumaya yüz tutmuş guddelerini harekete geçireceği ümididir beni yeni baştan yapan… Bu sitede alacaklılarımla buluşabilme ihtimalinin verdiği heyecandır… Ben kimim sorusunu, “artık ölebilirim,” diye cevaplayabileceğim muhayyel ve mütehayyel bir günün içimi ısıtan ışığıdır…