İsrail Filistin çatışması tarihin en derin kutuplaşmalarından biri. Bu kutuplaşmanın yazarları da okurları da marjlarda dolaşıyorlar ister istemez. Her okuru hoşnut edecek bir yazının hakikati resmediyor olması çok zor. Bu derlemedi yazılar, işgal edilmiş söylem alanları arasında bir ‘no man’s land – tarafsız bölge’ arama çabasının ürünü.

Otuz yıl oluyor İsrail-Filistin çatışması hakkında yaşmaya başlayalı. SayısızFilistinli, daha az olsa da yine sayısız İsrailli öldürüldü bu otuz yıl içinde. Akan kan kemiyet hesabına tutulmaz. Hem Yahudi hem de İslam ahkâmı haksız yere bir adam öldürmekle bütün dünyayı öldürmek arasında fark görmemişler. Ancak bir noktanın tavzihi için şu kıyası yaparsam yanılmış olmam sanırım: İsrail-Filistin’de yaşanan çatışmalarla alakalı yazılmış gazete haber ve makalelerinde kullanılan mürekkep bu akan kandan kat kat daha fazladır; ve bu kıyas sadece dünyanın bu coğrafyasında doğrudur. Bu coğrafyaya olan medyatik ilgi burayla alakalı yazan gazetecinin işini daha zor ve daha önemli kılar. 

Bu otuz yıl boyunca onlar savaştı biz yazdık... Onlar çocukları öldürdüler biz yazdık. Onlar intihar saldırıları yaptılar biz yazdık. Onlar bir devlet başkanını aşağılamaların en aşağısına mahkûm ettiler biz yazdık. Onlar üniversitede bomba patlattılar; Cenin’de adını koyamadığımız —bilmemize müsaadeetmediler zira— bir şeyler yaptılar; hedefli öldürmelerde hedefle birlikte onlarcasını yok ettiler; birbirlerini teröristlikle, Nazilikle, deccallıkla itham ettiler, biz hep yazdık... Onlar Gazze’de soykırım yaptılar… Biz yazmaya korktuk… İnsanlık sustu… Biz insanlığımızdan utandık… 

Onlar savaşın bin bir zorluğuyla boğuşurken biz hep aynı şeyi yapıyor görünürüz de okurlarımıza yaptığımız iş kolay gelir. Kolay gelir okurlarımıza “gerçeği bütün yalınlığıyla gazete sayfalarına yansıtmak”... Ve bunu yapamayınca da zılgıtı yeriz. “Siyonist” oluruz, “radikal İslamcı” oluruz, “Hain Arafat’ın destekçisi” oluruz... “İsrail’de yaşayınca böyle oluyormuş demek” der biri... “Filistin’in kayıplarına şehit demekten korkan yazar” diye bahseder bir başkası... “Sorularınız doğru ama cevaplarınız yanlış... Hamas Faşist Şaron’un kurdurduğu bir komplo örgütüdür” diye yazar ötekisi... Bir Musevi okur, “Kerim Bey, zekice yazıyorsunuz ama satırlarınızda Yahudilik hakkında önyargılar seziliyor” diye eleştirir. Ötekisi “siz bizi anlayamazsınız, bizim çektiğimiz ıstırapları” diye hislerinize hitap etmeye çalışır... Bir başkası İsrail’e yönelik eleştirilere diyecek bir şey bulamaz “bize var da onlara yok mu” diye çıkışır...

Ve biz yazarız... 

İsrail’in BM tarafından kınandığından daha çok kınanırız; Arafat’a yakıştırılandan daha çok “lakaplar” yakıştırılır bize... Dahası biliriz ki bu tepkiler zahmet edip yazabilenlerin tepkileridir. Bir de yazmayanlar, yumruk sıkanlar, diş bileyenler, küfredenler vardır bir yerlerde... Ve biz yazarız. Yazarken de kafamızda bu biryerlerdeki okurlarımızı fazlasıyla kızdırıp kaybetmeme kaygısı, söylemek istediğimizi en vazıh şekliyle ifade etme arzusuyla çatışır durur...

Bu otuz yıllık “onlar savaşırken yazmak” tecrübemin en büyük açmazı okurların kafasında mevcut “savaşan taraflarla mensubu oldukları din arasında kurdukları özdeşleştirme” takıntısını yenme mecburiyeti oldu. “Hamas terör yapan bir örgüttür,” diye yazdığımda “Bir Müslümana nasıl terörist dersiniz? Hem de bir bağımsızlık savaşının ortasında?” tepkisini aldım. (Bu en saygılı olanıydı. “Müslümana terörist demek onu tekfir etmektir. Mümini tekfir de küfürdür,” kabilinden demagoji yüklü olanları bir kenara bırakıyorum.) İsrail politikalarını eleştirirken anti-Semitik ve anti-Yahudi ilan edildim, Musevi okurlarımca... Yahudiliğin bir tevhit dini olmasının getirdiği mana yüklü, ders veren, ibret-amiz hikayelerini anlattığımda da bazı İsraillilerin İslam hakkındaki zehir zemberek ifadeleri ortadayken bu satırlarım zamansız ve anlamsız bulundu. İsrail’i hakettiğinde kıyasıya eleştirdiğimde gözleri öpülesi okurlarımdan “Ya Kerim Bey kendinize dikkat edin. Her makalenizi okuyunca size dua ediyoruz. Bu adamlar birşey yapmasınlar size,” mesajlarını da aldım; ama eleştirilerim kendilerince hafif kaçan okurlarımdan “Korkuyorsunuz değil mi yazmaya, korkuyorsunuz,” kabilinden istihza yüklü e-postalar da...

Korkuyor muydum? Evet... İsrail, Filistin, Yahudilik, Hamas, Arafat ve daha nice konulardaki elle tutulur ilk bilgilerini benden alan okurlarımı, onları önyargılarıyla karşı karşıya getirdiğim için kaybetmekten korkuyordum... Bir de bu yazımı serzeniş zannedip beni “eleştirmeyi” terk ederler diye... Tek şunu tavzih edeyim: Müslümanım Elhamdülillah...*

* * * 

Bu kitapta derlediğim ve bu kitap için özel olarak kaleme aldığım yazılarla neyi amaçlıyorum? Bir savaş çözümlemesi değil bu yazılar. Bir siyasal tarih çalışması hiç değil. Bu yazılar tümüyle insana ait yazılardır. Çatışan tarafların, özellikle de kanaatimce Türk okuru tarafından daha az tanınan İsrail tarafının insan boyutunu irdelemeye çalıştım. 

Salt psikolojiye inanmıyorum. Bence sosyal olmayan bir fert yoktur. İnsan toplumunun bir ürünüdür demiyorum, ama toplumunun normlarından, korkularından, beklentilerinden, ümitlerinden bağımsız insan da yoktur. En derin, en içsel duyuşlarımız dahi içinde doğup büyüdüğümüz topluma ait sesler içerir. Ariel Şaron da, Yaser Arafat da (Bu iki ismi özellikle kullanıyorum. Henüz yaşayan insanlar hakkında yazmak, onları bitmiş ve bütünlüğüne ulaşmış “aktörler” olarak görmek benim üstdilbilimsel bakış açıma sığışmıyor.) yoktan var olmadılar. Her ikisini de —ve hepimizi de— ortaya çıkaran süreç toplumsaldır ve en yalın haliyle toplumsalın irdelenmesiyle anlaşılabilirler. Bu kitaptaki yazıların hedefi işte budur: Toplumsal ve sosyal-tarih incelemeleri neticesinde İsrail-Filistin çatışmasının taraflarının his ve düşünce dünyasının haritasını çıkarmak. 

Korkuyor muydum? Evet... İsrail, Filistin, Yahudilik, Hamas, Arafat ve daha nice konulardaki elle tutulur ilk bilgilerini benden alan okurlarımı, onları önyargılarıyla karşı karşıya getirdiğim için kaybetmekten korkuyordum...

Dehriyyûnun mesleğinden sarf-ı nazar, dehrin gücüne inanan biriyim. Dehr, nazarımda, içinde kırılma noktalarının, büyük dönüşümlerin, devrimlerin, alaşağı edişlerin, efsanevi kahramanların, doğal afetlerin, Mesihî doğuşların olmadığı sıradan zamandır. Sıradan insanların yaşadığı sıradan zamandır bizi ‘yapan’. Bu bakış açısı kitaptaki makalelerin tamamına sirayet etmiş bir temel paradigma sağladı bana. Devlet başkanlarının sözlerinin yanına, belki daha da yoğun olarak, taksicilerin, dilencilerin, tuvalet kapılarına yazı yazan aylakların, komşularımın, mesai arkadaşlarımın sözlerini eklememin sebebi budur. Tarihi yapanlar aslında onlardırlar; çünkü hem yapanı hem yaşayanı hem de yazanı olarak tarihin tek malzemesi olan insan orada, sıradanın bağrında var edilir. Bu konuda kaleme aldığım “Poetikten Prozayike Meselelerimize Çözüm Arayışı” başlıklı makalemi, kitabın konusuyla alakalı olduğu için değil, kitabın kendisiyle alakalı olduğu için bu yazının hemen arkasına ekledim. Bütünselliği içinde bu kitap bir İsrail toplumu haritası olmak iddiasındayken, bu makale de bu kitabın haritası, belki anahtarıdır. 

Kitaptaki bazı makalelerde sezeceğiniz şiirselliğin bu ‘sıradanlık’ arayışıyla çeliştiğinin farkındayım. Bu yazılar haftada bir yazı yazan, ama o yazıyı kafasında belki yüz defa yazan, daha net bir ifadeyle yüz yazı yazıp onu tek yazıya indirgeyen bir yer darlığının ürünüdür. Roman bir şiire indirgenebilir, ama şiirin romanını yazmak, onu yeniden açımlamak yazarın kendi kendisine işkencesi olurdu. Uzun yazılan kısaltılabilir; ama kısaltılmış olan tekrar uzatılamaz. Bu tür yazıların okuma güçlüğünün, yazılışları sırasında yaşanmış ıstırapların hürmetine affedileceğini ümit ediyorum. 

Bu kitaptaki makaleler bir nihai durak değil. İkna edici bir aksi tezle karşılaştığımda hiçbirinin arkasında duracak değilim. ‘Bu hakikattir’ demiyorum; ‘Hakikati, içinde yaşadığım dönemde, ben böyle gördüm’ diyorum. Değişim, insan için etik veya felsefi bir gereksinim değil; ötesinde bir varoluşsal ihtiyaçtır. Değişmiyorsanız yoksunuz. Bu makalelerin yazarı olarak ben değiştiğim ve değişeceğim gibi, makalelerin konusu olan İsrail insanı da değişmektedir. Zaman en güçlü müfessirdir. O sözünü söylediğinde zıt düşen satırlarımın hakikat değerlerini kaybedeceğinin, belki hal-i hazırda kaybetmiş olduklarının farkındayım. Ancak hiçbir söz israf olmaz. Thomas Kuhn’un Bilimsel Devrimlerin Doğası üzerine yaptığı paradigma kaymaları açıklaması beşeri bilimler için, hele hele inanç eksenli beşeri bilimler için doğru değildir. Copernicus Devrimi’nden sonra Ptolemici Evren Teorisi’nin çalışılmasının bir anlamı kalmadığı doğrudur. Ancak insana ait her tespit, geçerliliklerini yitirdikten sonra dahi yeni beşeri bilimler paradigmasının arkasında tınılamaya devam eder. Eski Yunan felsefesinin dahilerinin kozmoloji veya sayılar üzerine söyledikleri unutulurken, insan üzerine sarf ettikleri sözlerin hala baş tacı yapılıyor olmasının sebebi budur. Bu açıdan, vakitleri geçtiğinde de bu makalelerde yazılanları okumanın vakit israfı olmayacağına inanıyorum. 

Eser nedir? İlahi hakikatlere dair bir eser kaleme alan, ‘Kâri müstemîdir, müstemîye ise beğendiğini almak, beğenmediğine susmak düşer’ diyebilir. Bu kitap ise insanî hakikatlerle alakalıdır. Kâri dışardan dinleyen değil, bizzat hakkında konuşulandır. Beğendiğinden müstefîd olabilir, ama beğenmediğini eleştirmekten müstefî olamaz. İnsanî hakikatlerle alakalı bir eser, yazarının malı değildir. O, yazarın, yazarı yetiştiren sosyo-kültürel ortamın, yazarın hitap ettiği okur kitlesinin, yazarın hesaba katamadığı okurların, esere farklı sosyo-kültürel gerçekliklerin penceresinden bakan eleştirmenlerin ortak malıdır. Bu kitaptaki yazıları kaleme alırken, tekrar be tekrar tashih ederken yazarın dışındaki bütün bu unsurların seslerini duymaya, onları dinlemeye, kelimelerimi onların eleştirileri ve beğenileri çerçevesinde yinelemeye çalıştım. Başarısız olduğum noktalarda suç, zihnimin ve kalbimin değil, okuru okuyamayan, müstakbel ve mukadder eleştirileri duyamayan kulaklarımındır. Bu kulakları çekmek, okurun, önünde saygıyla eğileceğim dokunulmaz hakkıdır. 

Önyargılarım yok muydu? Önyargı konusunda Gadamer’in olumlamacı yaklaşımını benimseyerek yazdım bu kitabı. Gadamer, önyargısız anlamanın mümkün olmadığını söyler. Önyargısız ne bir kitap, ne de kitap gibi okunabilecek olan insan ve toplum anlaşılabilir. Nihayetinde her yargı, bir sonraki yargı için önyargıdır. Elbette önyargılarım vardı ve hala da var. Ancak bunları anlamaya ket vuran sabit kategoriler olarak değil, anlam denizinde seyahat etmeye yarayan bir pusula olarak kullanmaya çalıştım. Okurlarımın da kendi önyargılarını bu şekilde kullanmalarını bekliyorum. 

Beşeri bilimler tümdengelimci ve tümevarımcı metotlar arasında bir denge oluşturabildikleri ölçüde başarılı olurlar. Birincinin kesret-i istimali nev’i şahsına münhasır insan ve olayları; ikincisinin kesret-i istimali ise sürekliliği ve iletişimi sağlayan fenomenleri kısırlaştırır. Bu kitaptaki yazıların bazılarında —söz gelimi bir tek Arap şoförünün sözlerinden hareketle İsrail askerlerinin kendilerini tek başına hükümet olarak gördüklerini iddia eden Kol Hayal Mamşala (Her bir asker hükümet!) yazısında— tümevarımcı eğilimin baskın olduğunun farkındayım. Buna karşılık Siyonizm’in çeşit çeşit yüzlerinin onu bir hayat felsefesi olarak benimsemiş her ferdi tanımlıyor gibi sunulduğu yazılar da var bu kitapta. Bu iki ekstremin arasındaki dengeyi kurma görevini okura bırakıyorum. Neticede bu kitaptaki yazılar tek tek ele alındıklarında kitabın bütününe haksızlık edecek eleştirilere yol açacaklardır. Okur kitabı reel hayattan soyutlanmış bir ‘gizli ilimler kitabı’ gibiokursa, benzeri bir hataya kendisi düşecek ve kitaba tümevarımcı bir yaklaşımla bakmış olacaktır. Oysa hayat bu kitabın içinde değil, okurun da içinde olduğu gerçekliğin ta kendisindedir. 

Cüretkâr bir ifade ile bu kitaptan —aslında her kitaptan— faydalanma sorumluluğunun okura ait olduğuna inandığımı söyleyeyim. Bu kitap, ve okunan, duyulan, hissedilen her metin bir hammaddedir. Bu hammaddeden nihai ürünü yazar değil, okur çıkarır. Bu makaleleri, benim anlatabildiğimden daha iyi anlayabilirsiniz. Yazarından ayrılan her metin kendine ait bir kariyere sahiptir. Bu kariyeri kârî kurar… 

💡
*Yazının buraya kadar olan kısmı 29 Eylül 2002 tarihli Zaman Gazetesi’nde yayınlanan Onlar Savaşırken Yazmak başlıklı makalenin güncellenmiş halidir.