Kutsallığı sıradandan uzaklık olarak gören arzî inanışlara karşılık genelde bütün semavî dinler, özelde de İslam Rabb’in kutsallığını sıradandan berîlik inancı üzerinden okur. Berî olan temasla kirlenmekten de berîdir.

Arzî dinlerde kutsallık ile bu’diyet (kutsalın ıraklığı, ulaşılmazlığı, dokunulmazlığı) arasında doğru orantılı bir ilişki vardır. Sözkonusu olan ister tanrıların, Olimpos Dağı gibi, insan yaşam alanlarının dışını mesken tuttuğu Yunan-Roma pagan dinleri olsun, ister teosofik inançlarda ilahî otoritenin yerini tutan ‘yüksek iradelerin’ mesken edindiği farklı gezegenler veya saklı şehirler (Şamballa örneğinde olduğu üzere) olsun, isterse yıldız, güneş, ateş ve ışık gibi uzanılamaz, dokunulamaz, elle tutulamaz ‘uzaklara’ tapınan Mezopotam ve Afrika primitif dinleri olsun, arzî dinlerin tamamında kutsalın kutsallığı, kutsal olmadığı bariz olandan farklı ve uzak olmak üzerine bina edilir. ‘Kutsal, profan (lâ-dinî) olmayandır’ şeklinde özetleyebileceğimiz bu arzî, ârızî ve arızalı yaklaşım kutsalın kutsallığını kutsal olmayana endeksleyen ‘değillemeci’ bir tanım olduğundan nâkıs ve nâhoş bir yaklaşımdır. Rabb’in kutsiyetini —bu O’nu hakettiği şekilde idrak edememeyi dayatsa da— hakettiği yere ancak semavi dinler yerleştirmiştir. 

Adı Musa, Mesih ve Muhammed olmuş mukaddes mimler silsilesinin Rabb’i, Zât’ı itibarıyla kutsaldır ve gerek kutsallıkta daha aşağı seviyeleri tutan eşya ve zevâtın kutsallığı, gerekse kutsallıktan nasibi olmayan ‘kutsal-değillerin’ profanlığı, ve hatta kutsal karşıtlarının aşağılanmışlık ve kovulmuşluğu O’nun kutsallığına izafeten anlam kazanırlar. ‘Festakim kemâ umirte’ (Emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Hûd 11:112 ve Şûrâ 42:15) Kur’anî fehvasının ve ‘Siz de kutsallaşın. Çünkü Ben kutsalım.’ (Levililer 11:45) Tevrat hükmünün gösterdiği üzere sonradan yaratılanların kutsallığı Zât-ı Akdes’den gelen bir emir ve O’nun kutsallığına yapılan bir atıftan ibarettir. Aynı şekilde Şeytan’ın ‘kovulmuşluğu, taşlanmışlığı ve reddedilmişliği’ni ve insanların âla-i illiyyînde yaratılıp sonra ‘maymunlardan daha aşağıya indirildiğini’ anlatan Kur’an ayetleri gösterir ki kutsal olmayanın ‘kutsal-değilliği’ zâtî bir sıfat olmayıp ilahi iradenin hâdis (sonradan olan) bir tavsifinden ibarettir. 

Arzî dinlerin kutsalın kutsallığını kutsal olmayandan farklı olmaya endeksleyen yaklaşımının zâtî kutsallığı kavrayamamaktan kaynaklanan bir ‘insanî zaaf’ olduğunu da kabul etmek lazım. Nitekim semavî dinler de ‘Huve’nin hüdaîliğini ene’nin hevâiliğine karşıtlayarak bilme’ diyebileceğimiz bu maslahatı yer yer kullanır ve ‘Men arefe nefsehu fekad arefe Rabbehu’ (Kim kendisini bilirse Rabbisini bilir) hadisinde olduğu gibi ‘Bilinesi Bilinemez’in bilinmesini bilinebilenin bilinmesine’ rabtedebilirler. İslam mantığında ‘şebeh kıyası’ da denilen bu formülasyonda profan nefs ile kutsal Rabb arasındaki irtibatın ancak aşağıdan yukarıya uzanan ‘arefe’ fiiline has olduğunu hatırlatalım. Yoksa hakikat-i halin tecelli ettiği ‘yukarıda’ Rabb’in kutsallığı ne ‘arefe’ye ne de ‘nefse’ izafe edilemeyecek zâtî, kaim ve daim bir sıfattır.

Kudsiyeti bu’diyet üzerine bina eden ârzî dinlerde kutsalın profanla teması ona zarar verir ki berîlik düşüncesi tam da bunun aksini ifade eder. Zât-ı Akdes bütün berîliğine rağmen baîd değildir. Nasıl baîd olur ki O Kendinden, Kendi Kitabında insana şah damarından daha yakın diye bahsetmektedir.

Semavî dinlerin bu karşıtlama maslahatını kullanış keyfiyet ve kemmiyetleri de kendi içlerinde farklılık gösterir. Hıristiyanlık bir yandan kendi Tanrı’sını insanların arasına indirir, O’nu insan kısvesine büründürürken, diğer yandan, hiç değilse Katolik yorumunda, kutsallığı dünyadan ve dünyayla birlikte denî (alçak, zelil) olan her şeyden uzak durmaya endeksler. Koca bir manastırlar, rahip ve rahibeler kültürünün doğmasına yol açan bu ‘kutsanmak için insanîlikten arınma’ yaklaşımı her ne kadar Hinduizm’deki ‘aşağı kastlardan birinin temasıyla kirlenme’ ifratı kadar ileri gitmemişse de bizdeki ‘kun inde’n-nâs ferden mine’n-nâs’ (İnsanların içinde insanlardan bir insan ol) erdeminin civarında da değildir. Yahudilikte ruhban sınıfı kohenlerin, nâkıs (kâmilin değili) kabul edilen boşanmış kadınlarla evlenmelerinin yasaklanması, mezarlıklardan geçememeleri ve daha bir dizi ancak ‘kutsal insanları’ bağlayan yasakların tesis edilmiş olması da benzer bir keyfiyettir ki her iki dindeki bu ‘profan-kutsal’ karşıtlaştırmasının da tarihi gelişimleri içinde alışverişte bulundukları İran ateşgedeliği ve Yunan-Roma paganlığında kendini gösteren ‘iyi tanrı – kötü tanrı’ dikotomisinden esinlenilmiş bir öge oldukları iddia edilebilir. 

İslamiyetin Rabb’in kutsallığının insanın ‘kutsal-değil’liği ile karşıtlaştırılmasını ancak ‘arefe’ fiiline maslahaten kabul ettiğini zikretmiştik. Bizde ‘niddi zıttı yok’ formülasyonu ile ifade edilen ‘kutsallık O’na has bir keyfiyettir ve masivası için ancak izafî ve işarî olarak kullanılabilir’ inancı kendini Arapça’nın incelikleri içinde O’na ait her sıfatın hasrı ifade eden ‘el’ harfiyle tarif edilmesi şeklinde gösterir ki örneğin ‘Huve’l-Kuddûs’ cümlesinin dilimize tercümesinin ‘O Kuddüs’tür’ şeklinde değil de ‘O’dur Kuddüs’ şeklinde olması gerektiği serdedilmiştir.  

Semâvî dinlerin Rabb’e atfedilen kutsallığı zâtî bir sıfat olarak gördüğünün nice delilleri bulunur dört kitapta. Eski Ahit yorumcuları Amos 4:2 ile 6:8 arasındaki benzerlikten (İlki ‘Rab Yehova kudsiyeti üzerine andetti’, ikincisi ‘Rab Yehova kendi üzerine andetti’ şeklinde başlar) Rabb’in kudsiyeti ile Zât’ı arasında farklılık olmadığı sonucunu çıkarırlar. Dahası bütün semâvî dinler için Rabb’in kudsiyeti sadece Zâtî bir sıfat olmayıp ef’al ve esmâsına da taallük eder. Rabb’in işlerinin, adaletinin, kudretinin, azametinin, cemâlinin ve nihayet isimlerinin kutsallığı konusundaki semâvî ayetleri sıralamak bu kitabın sınırlarını aşacağından bu noktayı kârinin kendi bilgi hazinesine havale edip ‘aksini iddia eden var mı’ demekle yetineceğim. 

Kutsallık ve Berîlik

Arzî olsun semâvî olsun bütün dinlerde ilahî iradeye atfedilen kutsallık berîlik ve münezzehlik manalarını da içerir. Berî ba’îdin değili değilse de aynı da değildir. Kudsiyeti bu’diyet üzerine bina eden ârzî dinlerde kutsalın profanla teması ona zarar verir ki berîlik düşüncesi tam da bunun aksini ifade eder. Zât-ı Akdes berîdir. Bırakın zaaf ve nâkısaları, ‘Kutsal’ da dahil olmak üzere O’nu vasfetmek için kullanacağımız bütün ‘güzel vasıfların’ dahi bizce anlaşılan anlamlarından berîdir O. Ancak bütün bu berîliğine rağmen baîd değildir. Nasıl baîd olur ki O Kendinden Kendi Kitabında insana şah damarından daha yakın diye bahsetmektedir. Bu şekliyle O’na atfedilen kutsallık ‘profanın temas ve yakınlığından zarar görmemeyi’ içerir ki bu inceliği anlayamayanların ‘hayrihi ve şerrihi min Allahu teala’ (Hayır ve şer Allah’tandır) itikadi ifadesini kavrayamamalarına da şaşmamak gerek. Çocukların ‘Allah her yerde’ ifadesini ‘yani ayağımın altında da mı’ ve daha nice şimdi serdinden utanacağım sorularla sorgulamaları da bu inceliğin kavranma yaşına ulaşmamışlıklarıyla açıklanabilir ki tanrılarını ‘sırma saraylara hapseden’ arzî dinlerin entelektüel gelişmişliklerinin, —dinleri insan gibi doğup büyüyen dinamik varlıklar kabul edersek eğer— ancak çocukluk aşamasında olduğu söylenebilir. 

İbranice’nin kutsallık (Kaduşa) ile ‘sınır tanımazlık’ (Kadaşa) arasında kurduğu epistomolojik ilişki de belli ki bu tebrienin bir ifadesidir. Her ne kadar ‘kadaşa’ ifadesi Tekvin Kitabı’nda bir ‘hayat kadınını’ tavsif için kullanılmışsa da hahamlar buradaki tavsifin kadının ‘toplumun normlarıyla kendini bağlamaması’ anlamında olduğunu kaydetmişler ve Semitik dillere has kelime kökünün sülasesinin (üç harfinin) aynılığının mana benzerliğini gerektirmesi şeklindeki genellemenin burada da geçerli olduğunu iddia etmişlerdir. Tebrienin gerektirdiği teberrüye uymaz görünen bu mana iktiranını anlamlandırabilmek için Yahudiliğin Yehova’sının sık sık ilahî bir tenezzülle insan arasına nuzül ettiğini kaydedelim. Kendi milletlerinin bir ‘üst ferdi’ gibi algıladıkları Yehova için Yahudilerin yer yer insanî yakıştırmaları kullanması çok da şaşılacak birşey olmasa gerek. Nasıl olsun ki ilahi kutsallığın insanlar arasındaki ilk ayinesi olan peygamberlerini bırakın ismet sıfatıyla tebrie etmeyi, bazen iffetlerini dahi sorgularlar. Meselenin vuzûhu açısından serdettiğimiz bu ‘hakikatlerin’ kimsenin iman ve itikadına yapılmış bir eleştiri olmadığını hatırlatıp Yahudiliğin bu bizce anlaşılması güç, kabul edilmesi imkansız yaklaşımının ‘siz de kutsallaşın çünkü ben kutsalım’ emrine ittibayı yer yer ‘Allah’ın dünya ve insanların normlarıyla bağlı olmadığı gibi’ Yahudilerin de dünya ve diğer insanları takmamak durumunda olduğu şeklinde yorumladıklarını da kaydedelim. Bu ifrat yorum, doğrusu olan, ‘insanların içinde dünyayı yaşa ama dünya seni kulluğundan menetmesin’ şeklindeki genel kabul gören yorumun yanında ancak bir azınlığı ifade ederse de, bu azınlık yorumlar değil midir gülün dikenleri? 

Kâriden ricam kendisine bu gül bahçesinden bir gonca dermek isterken eline diken batan yazarının sızlamalarına göz kapayarak uzatılan goncanın güzelliğini seyre devam etmesidir...

Hıristiyanlığın Rabb’in kutsallığı anlayışı yukarıda da zikredildiği üzere ‘berîlik kadar bu’diyet üzerine’ de mebnidir ki çeşitli Hıristiyan yorumlarının hemen tamamında profandan ‘ayrılma’ kutsallığın mütemmim cüzü olarak kabul edilir. Tabi söz konusu ayrılma kutsallığın aynı değildir ama onsuz da kutsallık olmaz. Protestan yorumlarda ayrılma kutsallığın tabi bir sonucu olarak (yoksa kutsallık ayrılmanın sonucu olarak değil) algılanır ki bu şekliyle İslam anlayışına daha yakındır. Protestan yorumcular kutsallık kelimesini ifade eden Eski Ahit kelimesi ‘kaduşa’da da, yeni Ahit’in Yunanca kelimesi ‘hagia’da da ‘kesme, ayırma’ anlamlarını bulurlar ki bu yorumların devamında Rabb’in kutsallığının ‘temiz olmayandan uzaklık’tan çok ‘zâtı itibarıyla temizlik’ üzerine bina edildiği satırlarını okumak mümkündür. Bu tatlı yorumlarıyla Hıristiyanlığın kutsallık anlayışını, Rabb’in evlat edinmesi inancı bir yana bırakılırsa, İslam’ın kutsallık anlayışı ile özdeşleştirmek kolaylaşır. Aslen bir Eski Ahit ayeti olan ‘Yüksek ve yükselmiş, ebediyette sakin ve ismi Kuddûs olan şöyle diyor: Ben yüksek ve mukaddes yerde otururum, ve alçak gönüllülerin ruhunu diriltmek için ezilmiş ve alçak gönüllü adamla beraberim’ (İşaya 57:15) ile Kur’an’ın istiva ayeti, ve İncil’in hasta adamı ziyaret edip susuza su vereni kendisini ziyaret etmiş ve su vermiş kabul eden ayetleri (Matta 25:35-40) arasındaki benzerlikler, dinlerin yaşanan şekillerinden bağımsız yazılı kaynakları arasında muazzam benzerlikler olduğunu gösterir ve sanırım,

Dil beyt-i Hüdâ’dır, ânı pâk eyle sivâdan,
Kasrına nüzûl eyleye Rahman gecelerde...

beyitinin her üç dinin ana kaynaklarında da kabul göreceğini ifade ederler. 

Kudüs sokaklarında dolaşan hikmet seyyahının kutsallara her uğradığında aynı mekanın her üç semâvî din için de kutsal olmasından alacağı ‘birlik’ hazzının Rabb’in kutsallığına verilen ortak anlamların Kudüs sokaklarında büründüğü gölgeleri seyretme ruhani hazzı olduğunu söyleyerek Kutsallığın Başkenti’ndeki kutsalların çakışması yolculuğumuza başlayabiliriz artık…