İsrail’deki ilk günüm Çek Cumhuriyeti ile Almanya’nın Avrupa Kupası final maçında karşılaştıkları güne denk gelmişti. İsrail toplumu hakkındaki ilk gözlemlerim Ben Gurion Havaalanı’ndan Kudüs’e giderken radyodan dinlediğimiz bu maçla alakalıdır.
1996’nın 30 Haziran Pazar günü akşam saatlerinde bindiğim THY uçağıyla Tel Aviv’e uçtum. İlk uçak yolculuğum, ilk yurt dışına çıkışım, ilk ‘gidişim’di bu. Aklıma çok erken yaşlarda babamın beni köyümüzün altından akan Mert Irmağı’nın sularının en derin olduğu yere atıp, ‘Yüz!’ diye bağırdığı gün geldi. Biraz daha sığ bir suya atılmış olsaydım, yanımda o olsaydı, bu kadar ani olmasaydı belki hayat boyu yakamı bırakmayacak olan yüzme korkusunu geliştirmeyecektim.
İsrail suyun en derin olduğu yerdi. Bense henüz paçaları bile ıslanmamış bir sahil çocuğu. Ama içimde yüzmek, mümkünse dalmak, en derinlere dalmak arzusu vardı. O yolculuk boyunca hayalimde kendime biçtiğim bütün rolleri anlatacak olsam bir megaloman, bunları yazdığım gerçeğine bakılırsa da yüzsüz bir itirafçı olduğum zannına kapılabilirsiniz. Kendimi Firavun’un sarayına giden bir Musa gibi hissediyordum deyip geçeyim. Sonraları hatırladıkça güldüğüm bu büyük hayallerin içimdeki korkuları yenmek için ihtiyaç duyulan bir tür bastırma mekanizması olduğunu düşünmüşümdür. Yoksa Yahudilerin fevc fevc Müslüman olmalarını sağlayacak din önderi olmakla bu mel’un devletin yıkılışını hazırlayacak hamleleri yapan bir süper-ajan olmak fikri henüz yirmibeşinde olsa da aynı kafaya aynı anda sığışmayacak hayallerdir. Herhalde imanımın emniyet kemerini takıyordum.
Ben Gurion Havaalanı’nda yere ayak bastığım gün, hafızamda, o günden sonraki onlarca gelişle birleşmiş olarak kayıtlı. Tel Aviv’in 15 kilometre kadar Kuzeydoğu’sundaki bu havaalanı uçaktan indiğiniz anda sizi kucaklayan nem oranı yüksek meltemiyle hoşgeldiniz der size. İsrailliler için kapalı alanla açık alanın ideal sıcaklıkları arasında ilginç bir uçurum vardır. Uçakta veya otobüste sıcaktan yanıp bunalan bu Akdeniz insanları, Yarden Ovası’nın bu sıcak meltemini hayli beğenirler. Birileri bana Tel Aviv’e giden uçaklarda soğutmanın diğer uçuşlara kıyasla daha fazla çalıştığı ve kabin sıcaklığının hususen 19 derecede tutulduğunu söylese buna inanmaya hazırım. Çünkü Kudüs’te yaşadığım yıllar boyunca belediye otobüslerinde uzun bir seyahat yapıp da üşütmediğim olmamıştır. İbrani Üniversitesi’nin kütüphanesi de sanki kitaplar buzdolabında tutulmasalar bozulacakmış hissi veren bir şekilde klimalanmıştı. Her durumda Ben Gurion Havaalanı’na inmenin bende eğlenceyle karışık bir neşeye yol açtığını söyleyebilirim. İsrailli yolcuların uçağın tekerlekleri yere değer değmez başlattıkları alkış ve ıslıkların ve kemer çözme ışıkları yanmadan el bagajlarını almak için gösterdikleri tehalükün de bunda etkisi olabilir. Bu inişlerden herhangi birini dış dünyayla alakalı hiçbir bilgisi olmayan biri seyretse uçaktakilerin iyi bir iş başardıklarına inandıkları, hatta büyük bir felaketten kaçarak hayatlarını kurtarmış insanlar oldukları gibi bir hisse kapılabilir.
Çoğunu sonraki uçuşlarımdan derlemiş olduğumu zannettiğim bu neşeli gözlemi bir kenara bırakırsak İsrail’e bu ilk girişim biraz sorunlu olmuştu. Güvenlik görevlileri bana dinimin ne olduğunu sorduklarında, hayatımda ilk defa ‘Elhamdülillah’ demeden ‘Müslümanım’ demiş oldum. İşin doğrusu daha önce dinimin bir takdir anlamında değil de bir sorgu anlamında sorulduğu olmamıştı. Bunu yüksek lisans yapmak için neden İsrail’i seçtiğim, Türkiye’de çok güzel üniversiteler olduğu halde neden bunlardan birini tercih etmediğim, nerede kalacağım, cebimde ne kadar para olduğu gibi bir dizi soru takip etti. Sonraları ülkeden çıkmanın ülkeye girmekten çok daha zor olduğunu görmeseydim bu sıkıntılı anlar hatıralarımda daha tafsilatlı izler bırakabilirdi. Ama hangi kanser olmuş hastanın eski başağrıları hakkında yakındığını duydunuz? Ben İsrail’den onlarca defa çıkmak zorunda kalmış bir insanım. Girişin lafı mı olur!
Güvenlik görevlilerinin sorgusu ne kadar uzun olursa, bagaj için bekleme ihtimaliniz o kadar kısalır. Taşınması bir hayli zor iki bagajla hafif karanlık altında Kudüs’e gitmenin yolunu bulacaktım. O zamanlar, havaalanının geliş salonundan çıkar çıkmaz sağda İsrail’in hemen bütün büyük şehirlerine giden minibüsler bulunurdu. Bunlar yolcunun çok olduğu saatlerde Kudüs’ü birkaç bölgeye ayırarak şehrin merkezine ve doğusuna gidecekleri bir minibüse, batı ve güneyine gidecekleri bir başka minibüse doldururlardı.
Benim gidecek yerim yoktu. Evet, gelmeden önce YMCA’yi arayarak bir geceliğine oda ayırtmıştım. Ama bir gecelik otel yatısına 150 dolar vermeye hiç niyetim yoktu. Minibüsün ön koltuğuna oturmuştum. Bu da şoföre derdimi açmam için yeterince vakit verdi bana. Beni şehrin ucuz bir oteline yerleştirme sözü veren şoför, bunun için önce bütün yolcuları bırakmamız gerektiğini de ekledi.
İsrail’e gittiğim o akşam Çek Cumhuriye ile Almanya Avrupa Kupası final maçında karşı karşıya gelmişlerdi. Yolculuğumuz maçın ikinci yarısına denk gelmişti. Bu yarının ortalarında Çekler penaltıdan ilk gollerini attıklarında bütün minibüs sevinç naraları attı. Yanımdaki şoföre safça ‘Hepiniz Çek misiniz?’ diye sordum. ‘Hayır, hepimiz Yahudiyiz’ diye cevap verdi. Yolculuğun kalan kısmında bunun ‘Hepimiz Alman düşmanıyız’ manasına geldiğini anladım. Minibüs yolcuları tek tek Kudüs’ün ara sokaklarındaki evlerine bırakırken sevinçler heyecanlı bir bekleyişe dönüştü. Almanlar onbeş dakika içinde karşı gollerini atmışlar ve beraberliği sağlamışlardı. Maçın bitişine dakikalar kalmış, benden başka bütün yolcular evlerine bırakılmıştı.
Güvenlik görevlileri bana dinimin ne olduğunu sorduklarında, hayatımda ilk defa ‘Elhamdülillah’ demeden ‘Müslümanım’ demiş oldum.
Bir an önce bir otel odasına yerleşmeyi ümit ediyordum. Şoförüm ise ‘Televizya! Televizya!’ diye bağırıp duruyordu. Arada sayıkladığı diğer kelimeleri anlamıyordum. Maç berabere bitip, kupayı alacak takımın altın golü atan takım olacağı uzatma dakikalarına geçildiğinde adamın derdinin ne olduğunu gördüm. Bu heyecanı görsel olarak yaşamak istiyordu ve şimdi televizyon karşısında olmadığı için hayıflanıyordu. Bana çok acelem varsa beni YMCA’ye bırakabileceğini, yok 40 dolarlık bir otelde gecelemek istersem kendisiyle birlikte ‘humus’ yemek zorunda olduğumu söyledi. Aradaki bağlantıyı kuramamıştım. Biraz gecikmek suretiyle 110 dolar kazanmak hiç fena sayılmazdı. Ama bu ‘humus’ denen şeyi yemek zorunda olmak endişe vericiydi. Sonunda humusun nohut lapasından yapılan bir tür ezme olduğunu ve adamın tek istediğinin televizyonu olan bir humusçuda maçın uzatma dakikalarını seyretmek olduğunu anladım. Milliyetçi duyguları kazanma arzusuyla birleşmiş bir Akdenizlinin isteklerini gemlemeye kalkışmak büyük hatadır. Kaldı ki bu humus denen şeyi de şoför ısmarlıyacaktı. Sonraları çok ziyaret ettiğim bir humusçunun önünde arabamızı parkettik. İsmini hiçbir zaman hatırlayamadığım bu beyaz saçlı tipik Sefarad Yahudisi şoför bana içi humus, felafel, yeşillik ve bol açılı bir sosla doldurulmuş bir lavaş dürümü hazırlattı. Maç seyretmekten hiçbir zaman haz almadım. Ama bu köşe başı humusçusunda hiçbiri Çek olmayan onlarca insanın heyecanla oturup kalkarak, bilmediğim bir dilde küfrederek, arada bana İbrahim Tatlıses’den birkaç dize mırıldanarak geçirdikleri beş dakikayı seyretmenin bana verdiği keyif unutamadığım bir lezzettir. İnsan nadiren güzel bir anıyı hatırlayarak bundan, yaşadığı anda aldığından daha fazla lezzet alır. Bu akşam benim için öyleydi. Almanlar uzatmaların beşinci dakikasında altın golü atarak kupayı evlerine götürmeselerdi şoförüm için de öyle olabilirdi. Ama o suratı asık, direksiyonu gölü atan Almanın kulaklarını koparmaya çalışırcasına sıkıp sıkıp bırakarak, İbrahim Tatlıses’i tamamen unutmuş olarak geçirdi akşamın geri kalanını.
Beni bıraktığı otelin işleticisi kapıdan girdiğimde yere dökülmüş bir şeyleri topluyordu. Kırklı yaşlardaki bu kadını sadece o yere çökmüş haliyle gördüm. İngilizce’yi ayın çatlatarak konuşan bu kadının bende uyandırdığı korku hissini uzun yıllar kafamdan atamadım. 40 doları masanın üzerine bırakmamı, yine masanın üzerindeki bir anahtarı alıp odama çıkmamı söyledi. Sabah erken uyanmam gerektiğini, bu sebeple odamın telefonunu saat 6 itibarıyla çaldırmasını söyledim. ‘Ben sabahın o saatinde uyanamam. Oradaki çalar saati al. Kendin kalk. Sabahın o saatinde kahvaltı da bulamazsın, ona göre!’ dedi.
İnsanın hatıralarında korku ile özdeşleştirdiği bir figürü hiç ayakta görmemiş olması ne kötüdür. Ayakta görmüş olsaydım bu kadını hayalimde olsun tokatlayabilir, suratına tükürebilir, saçlarını yolabilirdim. Ama o oturuyordu. İnsanoğlunun oturma postürü kavgaya müsait bir postür değildir. Bizim insanımız oturan insana karşı bir saygı, bir sempati, en azından sevimli bir his besler. ‘Oturan boğa’ kimsenin aklına ‘boğa güreşlerini’ getirmez. Yıllardır hatıralarımda oturup duran bu kadın olanca takmazlığına ve olanca yüzsüzlüğüne —Bütün bunların İsrail’de hutzpa adı verilen bir erdem olduğunu sonradan öğrenecektim.— rağmen İsrail’deki ilk ev sahibemdi. Ona olan kızgınlığımı bir türlü unutamam da bundandır. O kadından sonra binlerce insan tanıdım İsrail’de, ama hatıralarımın bu ilk sayfalarında rahatsız edici bir şekilde oturan bir varlığın bulunması, Kudüs’te geçirdiğim yedi buçuk yılın her günü asra değer hatıralarına yapılmış bir ihanet gibi gelir bana. Biraz zahmetle ayağa kalkabilseydi, birkaç kas hareketiyle gülümseyebilseydi, hoşgeldin diyebilseydi hiç değilse unutabilirdim onu.