Bergson, zamanı mekânsal kategoriler olarak algılamamızı temel insan aldanışlarından biri olarak görürdü. Bizce bu yanılgı dehrin mekandaki etkisini zaman olarak algılamamızın doğal, hatta arzulanır bir sonucudur. Keyfiyetten kemmiyete yaşanan bu geçiş Rabb’in elinin perdesidir adeta…

Bizde zaman, mekânın ruhudur. Cansız ve şuursuz mekân, haricî bir varlığı olan zaman zincirine takıldığında hareketlenir, zamanın fıtratına uygun olarak şekillenir, hayat bulur, nim-şeffaf bir hâl alır, adeta şuurlulaşır.

Zaman, kahredici, eskitici, dönüştürücü, doğurucu ontolojik varlığı olan dehr olarak mekânda işleyen Rabb'in elidir adeta. Duran, hızlanan ve biten zaman ise —vakit denildiği de olur—epistemolojik bir varlıktır. Dehrin havass-ı insaniye denilen aynadaki yansımasıdır vakit. Eski mantıkçıların ifadeleriyle "dehrin kalpteki resmi vakittir". Vaktin hakikati vardır ama haricî varlığı yoktur. Subjektiftir. Bunun için de biten, sıkıntısı olan, kendisiyle yarışılan, hiç kalmayan, biraz istenen hep vakittir. Oysa dehr, bitmez… Bitirir.

Diğer bütün ontolojik-epistemolojik varlık çiftlerinde olduğu gibi zamanın da gerçek varlığı olan dehr ile, algılanan versiyonu olan vakit arasındaki ilgiyi zi-şuurun letaif-i hamse-i hariciye ve bilinmez sayıdaki letaif-i dahiliyeleri kurar. Bu letaifin ekseri kısmı da mekândaki devinim, dönme, eskime, yenilenme, genişleme ve daralma gibi hissen ve kalben gözlemlenebilen değişimlerle hareketlenir; duygular ancak mekândaki bu tür değişikliklerle duyulara dönüşebilirler. Zamanı mekânda izleriz biz. Mekân algılayışlarını kaybetmiş hastaların —hemen çoğunluk— zaman idrakinden de yoksun kalmasının sebebi budur. Mekân, kalbin, dehrin resmini çizmek için kullandığı malzemeyi sağlar. Geç kalmak, çoğunlukla dehrî bir hakikatin, varılacak olan noktaya mekânda uzaklık olarak tercüme edilmesinden ibarettir. Acele etmek, mekânlar arasındaki hızlı değişkenliğin; zamanın durması, mekândaki değişimin durmasının; zamanın farklılaşması, tamamı mekân telakkilerimize ait olguların farklı çehrelere bürünmesinin adıdır çoğunlukla.

Biten, sıkıntısı olan, kendisiyle yarışılan, hiç kalmayan, biraz istenen hep vakittir. Oysa dehr, bitmez… Bitirir.

Ancak ruhani, melekûtî tecrübelerde insan vakit denilen subjektif algılamalardan sıyrılarak dehrin o muhteşem haricî varlığının karşısında bulabilir kendini. Bu ikisi arasındaki fark geminin güvertesinden eşyanın akıp gittiğini seyreden birinin önce geminin hareket ettiğine, hareketin varlığından da geminin çarklarının çalışmakta olduğuna hükmetmesine mukabil, kazan dairesinde olan birinin çarkçıbaşının emirlerini seyretmesine benzer. Vakit, aklın, eserden tesire, tesirden de müessire geçişine tekabül ederken, dehr müessirin gayri değildir.

Böylesi ruhanî tecrübeleri havas, seviyelerine göre, çağırdıklarında veya çağrıldıklarında yaşarken, bencileyin avam ancak kutsal zaman ve mekânlarda yaşayabilir. Kâbe’de met'af alanındaki devinimi seyreden insan, eğer kalp gözü tümden kapanmamışsa, kâinat saatinin akrep ve yelkovanını değil, bizzat zembereğini seyretmekte olduğunu hisseder. Arafat'ta, Müzdelife'de, Mina'da vakfeye duranlar bir saatin akrep ve yelkovanını zorla durduran bir çocuğun, zembereğin yine de çalışmakta olduğunu gördüğü zaman düştüğü hayret makamını idrak ederler. Bazı merkezî kubbeli camilerde met'af alanındaki kaybolmuşluk, küçülmüşlük, zembereğin bir parçası olmuşluk hissi kaplar insanı. Tanpınar'a "Su sesi ve kanat şakırtısından, billur bir avize Bursa'da zaman," dedirten tecrübe Kâbe’de yaşanandan mahiyet olarak değil, kesafet olarak farklıdır ancak.

Kutsal addedilen gün ve geceler, kandiller ve bayramlar da inananların vaktin subjektifliğinden kurtulup, kolektif bir şekilde idrak edilen dehrî tecrübeler yaşadıkları zaman dilimleridir. Zamanın yer yer hızlandığı, yer yer de durduğu bir rüyayı bütün bir cemiyet, bir ümmet olarak birlikte gördüğümüz kutlu günlerdir bayramlar. Hususen bir ay süren oruç tecrübesiyle mekândaki değişimi minimuma indirdikten, camilerin bağrında met'aftecrübesini yaşatan teravih namazlarından, geceyi canlandıran sahurlardan ve tarihi hal-i hazıra taşıyan mezarlık ziyaretlerinden sonra görülen Ramazan Bayram rüyası kuşatıcı bir dehrî tecrübenin bağrına atar bizleri ve çoğunluk bayram günlerinin nasıl geçtiğini bilmez ve fakat bu kısa zamana ne kadar da çok dost ziyareti, ne kadar da çok tebessüm, selam ve kelam sığıştırdığımıza şaşarız.

Dünyanın dört bir yanındaki Müslümanların ortak bir mekân tecrübesini yaşamaları ancak hacda mümkün olurken, mekânın ruhu olan zamanın ortaklaşa tecrübe edilmesini sağlayan bu bayram günlerinin bir ortak-yaşam-dünyası (Lebenswelt) idrakini inşa etmesi, bu idrakin de fizik dünyalarımızın algısını değiştirdiği gibi metafizik âlemlerimize de mührünü basması umulur...

💡
Bu yazının ilk hali, o yılın Ramazan Bayramı’nın ikinci günü olan 10 Eylül 2010 tarihinde Zaman Gazetesi’nde yayınlanmıştı. Onu, Zaman Gazetesi’nin yokluğunun ruhumda bıraktığı boşluk kadar, o yıllarda zihnimi bir hayli meşgul eden zaman-dehr-mekan telakkilerimiz konularının bu derlemedeki pek çok makalenin fikri zeminini oluşturduğu gerekçesiyle Zamansız Yazılar derlemesinin ilk makalesi yaptım.