Kutsallık her zaman bir insan ihtiyacına karşılık gelir. İhtiyaç ortak olduğu için farklı inanç sistemlerinin aynı mekânlara farklı boyutlarda kutsallık atfetmesi de kaçınılmazdır.

Bu çocuk evlat edinilmedi. Onu, Semavî dinlerin edebiyle terbiye etmeye çalıştığım aklım ve tasavvufun zevkleriyle beslediğim ruhumdan mutasavver bir annenin rahminde büyüttüm... Ve babası hikmettir... Doğuşunda sizi rahatsız eden fikirler bulursanız eğer, bunu doğum sancısıyla inleyen bir annenin çığlıklarına verin. Aranızda büyüdüğünde, fıtrat bozuklukları gösterirse babasının felsefeyle olan akrabalığındandır...

Kudüs aşıklarına...

Ah keşke sevdiğiniz şehir için olsun birbirinizi sevebilseydiniz... Yoksa siz Mehlika Sultan'a aşık yedi gencin kader ortaklığını duymadınız mı? Yoksa siz, şairin "Kâşki sevdiğimi sevse kamu halk-ı cihan / Sözümüz cümle hemân kıssa-i canan olsa" mısralarını okumadınız mı?

‘Kutsal Şehir’, kutsal olduğu kadar şehirdir de... Yollarıyla, binalarıyla, tarihiyle, geleceğiyle, trafiğiyle, kanalizasyonuyla şehirdir... Hatta çoğu örneğinde olduğu üzere —meskunlarının nazar-ı dikkat ve ihtimamlarını şehirliğinden çok kutsallığına yöneltmiş olmalarından olsa gerek— bakımsız ve ihmal edilmiş, ‘kutsal’ mimarisiyle fazlaca oynanmasına müsaade etmediğinden köhne ve geçmişte kalmış, başka kutsal şehirlerin meftunlarınca sık sık yağma edildiğinden harab ve iğfal edilmiş bir manzara sergiler. Kudüs’ün pis sokaklarından rahatsız olan hacılar, Varanasi’nin cesetlerden geçilmez yollarında midesi bulananlar, Kazımiye’nin dar sokaklarında yollarını kaybedenler, Nippur’un kalıntıları üzerinde Sümer Medeniyeti’nin izlerini arayanlar hep bu ‘kutsal şehrin kutsala yakışmaz görünen yüzüne’ mülaki olur, bu mülakatlardan çoğu misafirler hayal kırıklığıyla ayrılırlar. Avrupa’nın muhteşem şatolarından kopup Kudüs’te ‘bina ve sokaklara sinmiş kutsallığı soluma’ hayaline düşmüş Haçlı hükümdarlarının şehrin kapılarına dayandıklarında yaşadıkları sükût-u hayal ile işgalden sonra giriştikleri sükût-u hayâ şenaatin mutlak bir bağlantısı vardır. Ebrehe’nin Altın Mabed’ine perestiş etmeyip sıradan taşlardan yapılma dört köşe bir binayı secdegah eden çöl Araplarına olan kızgınlığı —imanî tarafgirliğimiz bir yana bırakılırsa— gayet de anlaşılır bir ‘insan davranışı’dır. Kudüs’ün ‘şehrin kutsallığına uygun tavırlarda bulunmayanları içinden tükürüp atacağı’ yönündeki Eski Ahit kehaneti ile tıp literatürüne ‘Kudüs Sendromu’ olarak geçen şehir psikozu arasındaki bağlantıyı kurcalamak bizim işimiz değil, ancak ‘kutsal şehrin’ kutsallığı değilse bazı ziyaretçilere ağır gelen, cevap herhalde şehrin şehirliğindeki eksikliğinde yatsa gerektir. 

Kutsal şehrin şehirliğindeki nakısa altyapısıyla sınırlı kalmaz. Adına ister şeytan deyin ister nefis, isterseniz kötü ruhlar, kutsal şehirde daha bir uğraşır insanla bu ‘kötülük çığırtkanları’ ve dilencisi, hırsızı, zânisi, cânisi, harâmisi eksik olmaz kutsal şehrin. Bu, kutsal şehirde olmayasılardan bahsederken insanın hatırına Beytülmakdis’in avlusunda satıcı ve alıcıları kovalayan, para bozanların masalarını, güvercin satanların sehpalarını deviren İsa’nın sözleri gelir: “Benim evime tüm ulusların evi denecek diye yazılmamış mıdır? Ama siz burayı haydut inine çevirdiniz.” (Markos: 11:15-17) Bütün bu kutsalla uyuşmaz görünen nakısalarıyla kutsal şehir, Mevlana için serdolunan ‘kum tanesi kaldırmaz inciye karşı hiçbir şeyle kirlenmez okyanus’ metaforunu andırır ve bütün bu nakısalara rağmen nakzolunmayan kutsallığıyla meftunlarına ‘bana gelen değil bende arayan bulur kudsiyeti’ ilanını yapar. 

Semavi dinlerin kutsal şehirlerini teosofik inançların ‘kutsal şehirleri’nden ayıran da bu her türlü nakısasıyla şehir olma keyfiyetidir. Protestanlığın bir inanç düzlemine taşıdığı ‘Yeni Kudüs’ arş-ı alâdaki her türlü nakısadan berî mekan ve keyfiyetiyle bizim Beyt-i Mamûr’umuzu andırabilir belki ama ona masallardaki Kaf Dağı nazarıyla bakmak daha doğru olacaktır. Yine 19. yüzyıl ortalarında Rus meczub Madam Blavatsky’nin kurduğu Teosofist Kulüp sayesinde Batı dünyasının tanıdığı, aslen Tibet Lama’larına ait ‘gaib şehir’ Şamballa inancı meskunları farklı, meskenleri farklı, la-zaman ve la-mekan bir keyfiyet gösterir ki kutsal şehirden ziyade hoş bir hayali imgeler. Hele Şamballa’nın başka bir gezegen üzerinde farklı ve yüksek bir medeniyetin merkezi olduğu ve dünyamıza ‘nüzûl eden’ her türlü erdemin bu merkezden ‘gönderildiği’ yönündeki Lama inancı —kutsallık bir inanç meselesi olduğundan tartışmaya açık olmasa da— bizim anladığımız manada bir ‘şehir’den bahsetmemektedir. 

Aynı kutsal şehir birden fazla din tarafından kutsandığında yaşanan kutsal çakışması, bu dinler şehre ‘harem’ keyfiyeti atfediyorlarsa önü alınmaz çatışmalar doğurabilir.

Farklı dinlerin kutsal şehirleri arasında bir kutsallık hiyerarşisi yapmak doğru olmasa da aynı dinin kutsal şehirleri arasında yukarıdan aşağıya doğru Kudsiyet-i Kuddûs’e meskenlik edenler (Beytullah), kutsal kabirlerin etrafında örgülenmişler ve kutsal insanların ziyaretgahı olmuşlar sıralaması yapılabilir. Mekke-Medine-Kudüs üçlemesi bizde, Kudüs-El-Halil-Tiberya üçlemesi Yahudilerde, Haridvar-Varanasi-Uccayn üçlemesi Hindularda bu sıralamayla tamı tamına örtüşür. Hıristiyanlık ve çoğu antik dinler için kutsal insanların öldüğü yerler kadar doğdukları veya ana rahmine düştükleri şehirler de kutsaldır. İsa’nın ana rahmine düştüğü Nasıra’yı, doğduğu Beytüllahm’ı, ve sözgelimi Antik Mısır’da tanrı-kral Osiris’in doğduğu Abidos’u zikretmek mananın vuzuhu açısından yeterlidir sanırım. 

Kutsal şehirlerin hemen tamamında Zât-ı Akdes veya zevât-ı mukaddesin daimi veya geçici iskanları (edebiyatın edepsizlik yaptığı bir nokta daha) olmak kutsallığın mütemmim cüzü olmakla birlikte bir defa kutsandıklarında bu şehirlere kutsallığı takviye edici, çoğu zamanın başına ve sonuna, yaratılış ve kıyamete kadar uzanan hikayeler atfedilir, insanın maddi ve manevi ihtiyaçlarına bakan menafi ve mehasin rabtolunur. Bu ‘atf ve rabt’ keyfiyetinin hâdisliğinin mevzûluk veya bâtıllık anlamına gelmediğini, hakikate bakan yönüyle bunun Rubûbiyet’in daim sıfatlarına bakan bir iradeden ibaret olduğunu hatırlatalım.

Maslahat-ı tevârih-i memalik açısından bakıldığında Beytullah olarak kutsallaşan Kabe’nin inşasının Hz. Adem’e kadar uzanan bir geçmiş bulmasının, hatta melaikenin insanoğlu yaratılmazdan önce dahi Mekke üzerinde tavaf ettiği yönündeki rivayetlerin, Beytülmakdis orada inşa olunduğu için kutsallaşan Kudüs’ün yaradılışın ilk noktası olduğu ve haşrin de burada gerçekleşeceği inancının ortaya çıkmasının, Buda orada va’z-ü nasihate başladığı için kutsanan Varanasi’nin aynı zamanda orada ölüp ‘yakılarak ebediyete karışmanın’ ruhları hapsedilmiş oldukları ‘doğum-ölüm ve yeniden doğum’ döngüsünden kurtaracağı yönünde bir inanışın doğmasının —hakikat-i halin ne olduğunu hakikat erlerine bırakıyorum— ortak açıklaması bu inanışlara yönelik bir insan ihtiyacının varlığıdır. Bu hâdis inanışlar ister meskun kudsiyetin neden bu meskeni tercih ettiği sorusuna cevap olsunlar, —ki bu durumda bahsolunan evsafın mekanın asli vasıfları olduğunu kabulleniyoruz demektir— isterse meskun kudsiyetin iskanından sonra mekanda hasıl olması beklenen değişiklikler olarak kabul edilsinler, her durumda bunlara kutsal şehrin ziyaretini teşvik edici ‘şekerlemeler’ olarak bakılabilir. Kutsal şehirlerde yapılan ibadetin sair mekanlardakilere kıyasla kabul ihtimal ve keyfiyeti açısından daha müreccah olduğu, bu şehirlerde hastalıklara deva bulunduğu, bu şehirlerin müsibetlerden korunduğu ve her dinin kendi va’zına göre binler menafi ve mehasine mekan oldukları yönündeki inançlar da bu kabildendir. Arifîn tarifte fazlalık olarak kabul etmezlerse Ravza’nın dert anlatma mekanı olmamasına karşın dertlilerin Ravza’dan uzanacak bir elin başlarını okşayıp kendilerini avutacaklarını ummalarını, Kudüs tarih boyu hep çatışma mekanı olmuşken birgün gelip gerçek barış ve huzurun bu mekanda tesis edileceğine inanılmasını misalen zikredelim...

Kutsallığına insan endeksli kutsallıklar katılan kutsal şehir zamanla insanîleşir ve meskunları ve meskenleriyle birlikte organik bir yapıya kavuşur. Bu ‘yaşayan şehir’ olgusu hususen ahalisinin tavır ve dayranışlarını kutsalı kirleten noktalara vardığında mukarrer olan felaketlerde kendini gösterir ve musibet ahaliyle birlikte şehri de hedef alır. Sodom’da, Gomore’de, Ninova’da, Atlantis’te ‘mağdûbi aleyhim’ olan bu şehirlerin ahalileridir aslında, ama gazap şehirleri de vurur. İsa’nın Kudüs’ü Zeytin Dağı’ndan seyrederken meskunlarına söylemesi gereken sözlerinin muhatabı olarak şehri alması ne kadar manidardır: “Ey Kudüs! Peygamberleri öldüren, kendisine gönderilenleri taşlayan Kudüs! Bir tavuk civcivlerini kanatları altına nasıl toplarsa ben de kaç kez senin çocuklarını öylece toplamak istedim. Ama siz istemediniz.” (Matta 23:37)

Kutsal şehrin meskunlarıyla bir tek ‘canlı varlık’ haline gelişinde ilişki sadece şehrin ahalisinin rengine bürünmesi ilişkisi değildir. Ahali de şehirleşir —şehirlileşir demiyorum— ve şehrin başına gelen her musibeti kendi başına gelmiş gibi kabullenir. Davud’un mersiyelerinde Kudüslü kızlar yerine ‘Kudüs kızları’ ifadesinin kullanılması, Yeremya’nın Babil sürgününden sonra şehrin yıkık surlarını gezerken kendi kolu kanadı kırılmış gibi hissetmesi bu insan-şehir amalgamının güzel örnekleri olsa gerektir. Böylelikle şehrin kutsallığı meskunlarına da sirayet eder, —ya da ettiği varsayılır— ve o kutsallığı kaldıramayanlar yukarıda Eski Ahit’ten aktarılan kehanette olduğu üzere ‘şehir tarafından tükürülüp’ atılırlar. Arapça’nın Kudüs’lülerden bahsederken beklenen Kudsî (Kudüslü) atfının yerine Makdisî (Kutsal yerden) atfını kullanarak kutsal şehrin kutsallık vasfını öne çıkarması ve onda yaşayanların bu kutsallıkla insibağını vurgulaması ne kadar manidardır!

Aynı kutsal şehir birden fazla din tarafından kutsandığında yaşanan kutsal çakışması eğer bu dinler şehre veya şehirdeki kutsal mekanlarına ‘harem’ (mahrem olmayanı dışlayan) keyfiyeti atfediyorlarsa önü alınmaz çatışmalar doğabilir. Böyle durumlarda harem-kutsalın meftunları ‘ötekilerin’ istenmeyen varlığını haramîce bir iğfal olarak algılar ve kendi mahremlerini koruma içgüdüsüyle şiddet temayülü gösterirler. 1979’da yaşanan Kabe Baskınının Müslüman hafsalasında bıraktığı acı hatıraları zikretmek bu harem mahremiyetinin talep ettiği ihtiramın boyutlarını göstermek için yeterlidir sanırım. 

Kutsal çakışmasının çatışmaya dönüştüğü böylesi durumlar Kudüs’te zirveye taşınsa da Kudüs’e has değildir. Söz gelimi Varanasi’de bulunan Vişvanas Mabedi Hindu’lar için ‘harem’ alanıdır ve bu yüzden şehirdeki Müslüman camii sürekli yıkılma tehditleriyle karşılaşmaktadır. Kudüs’te Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman kutsal mekanlarının mekan kurbiyeti, hatta üstüsteliği bu çatışma potansiyelini farklı boyutlara taşır ve şehrin tarihini okuyanlar çatışmanın yaşandığı dönemlerden çok, huzurun yaşandığı Osmanlı dönemi gibi dönemleri araştırmaya layık görürler. Hakikaten kutsal şehirler etrafındaki çatışma Protestan kurumsallaşmış din karşıtlarınca inanç yerine dinin ne kadar tehlikeli olabileceğinin delili olarak gösterilegelmiştir. Kurumsallaşmış dinin kutsal şehirlerde ortaya çıktığı ve bu sebeple inançlıların kutsal şehirlerden uzak durması gerektiği yönündeki bu yaklaşım insanoğlunun kutsalla temasa duyduğu ihtiyacı hiçe saysa da MS 70li yıllarda Yahudilerin Roma’ya karşı başlattıkları ayaklanma sırasında ayaklanmaya katılmayı reddeden İsa inanlılarının şehirden kovulmasını ilahi bir lütuf olarak algılamayı ve Kudüs’ün halen İsrail Devleti’nin egemenliği altında olmasından bir Hıristiyan’ın duyması beklenen rahatsızlıktan kurtulmayı sağlayan ‘şirin’ bir ‘musibete karşı korunma mekanizması’ bahşeder Protestanlara.

Her kutsal mekanın en az dört isminin olduğu bu şehirde bırakın kutsal meftunlarının barış içinde bir arada ibadet etme erdeminde anlaşmalarını, sıradan bir iletişimde dahi birbirlerini anlamaları imkansız görünür. Mekanların birer birer ele alınacağı müteakip yazılarda bu mekan çakışmasının çatışmaya dönüşümü inceleneceğinden burada Kudüs’ün eski şehri gibi küçük bir alana üç büyük dinin kutsal mekanlarını sıkıştıran ‘ilahi irade’nin bizlerden beklediğinin çatışma olmadığını vurgulamakla yetinelim. Şehirlerin Rabbi’nin bizden neyi istemediği aşikar olmakla birlikte neyi istediği kendinden istenilenin inançlarına göre farklılıklar gösterir. Kutsalların çakışmasında nihayi sahnemiz hep Kudüs olduğundan yine ona dönüp onu kutsal bilen üç dinin inananlarınca ona atfedilen kutsallığın inceliklerini işleyeceğiz… Ama önce ‘kutsal’ kavramını irdelemek gerek… 

Bir sonraki yazıda…