Hezar Metn derlemesi bir İslam Rönesansı’nı tetikleyecek kuşağın vakıf olması gerektiğine inandığım metinleri bazen aynen, bazen özetleyerek, bazen de kısa izahatla bir araya getirme çalışması. İlk metin Elmalılı Hamdi Yazır’ın Metâlib ve Mezâhib’in başına eklemiş olduğu münacat. 
📕
Orijinal Kaynak (Osmanlı Hat Baskısı): Elmalılı Hamdi Yazır, “Sesleniş,” Metâlib ve Mezâhib, Matbaa-i Âmire, İstanbul, 1341 (1925), s. 1-9.

Sadeleştirilmiş Baskı: Elmalılı Hamdi Yazır, “Sesleniş,” Metâlib ve Mezâhib: Metafizik ve İlâhiyât, (Yazarlar: Paul Janet ve Gabriel Seailles; Sadeleştirenler: Muhtar Yazır ve Ayhan Yalçın), Eser Neşriyat ve Dağıtım, İstanbul, 1978, s. XXIII-XXVII.

Hezar Metn derleme ve incelemesine dibace (giriş metni) yaptığımız Sesleniş, Elmalılı Hamdi Yazır’ın 1925 yılında Fransızca’dan çevirerek yayınladığı Metâlib ve Mezâhib’in başında yer alan bir münacattır. Paul Janet ile Gabriel Séailles’ın 1886 tarihli Histoire de la Philosophie adlı kitabının metafizik ve ilahiyat kısımlarının çevirisi olan Metâlib ve Mezâhib’in başındaki bu münacatı, ondan daha meşhur olmuş olan dibace ile birlikte Elmalılı Hamdi Yazır’ın eklentileridir. Kitabın ilk baskısında ne Sesleniş ne de Dibace başlıkları bulunur. Bunlar 1978 yılında kitabı sadeleştiren Muhtar Yazır ve Ayhan Yalçın’ın ekledikleri başlıklardır. Dibacedeki ifadelerden Sesleniş münacatının 8 Haziran 1923 tarihinde, Hamdi Yazır henüz İstanbul’da ve İstanbul da işgal altında olduğu bir dönemde, halifeliğin Ankara hükümetince ilga olunmasının hemen sonrasında kaleme alındığını anlıyoruz.

Münacatın İçeriği

Söz konusu münacat İslami gelenekte hutbetü’l-kitap olarak bilinen ve besmele, hamdele ve salvale (Besmele, Allah’a hamd ve Peygambere salât ü selam) bahislerini içeren bir metindir. Elmalılı bu metinde vicdan ve vücut, çekim ve ruh, esir teorisi eleştirisi, ruh ve beden, vahdet-i vücut ve Hallâc ve nihayet nübüvvetin lüzumu konularını ele alır. Bu konular büyük oranda dibacede ele alınan ve İslam düşüncesinin temel sorunlarına giriş diyebileceğimiz konulardır. Bu açıdan münacata dibacenin şiirsel bir üslupla özetlenmiş hali olarak bakılabilir. Merhum Elmalılı yer yer iç secilerle süslediği yazısında bir belagat üstadı da olduğunu ispat etmiştir. Nitekim Fethullah Gülen Hocaefendi, Fasıldan Fasıla 1’de bu münacat (veya belki hem münacat hem de dibace için) şunları söyler: “Elmalılı’nın Metâlib ve Mezâhib isimli tercüme eserinin başına kendi elyazısıyla yazmış olduğu yazı beni çok etkilemiştir. O’nu okurken insan kendisini bir çağlayanın kıyısındaymış gibi hisseder.” Bu çağlayanın kıyısındalık hissi ancak metnin orijinal halinde hissedilebileceğinden, aşağıda metnin orijinal hali esas alınmış, sadeleştirme yerine kısa izahat vermek tercih edilmiştir. Okur, metnin felsefenin ve tasavvufun en zor iki meselesini birden halletmeye çalıştığını nazara almalı ve nazlanan ve istiğna gösteren nazeninlerin mehri olan dikkati esirgemeden vermelidir.

Vicdan ve Vücud

Açılışta Allâme Hamdi Yazır, Allah’ın kendisine iki şey bahşettiğini söylüyor: “vicdan” denilen bir buluş ve “vücud” denilen bir bulunuş. Vicdanı her an apaçık bir ilk olay, vücudu ise bu aynaya yansıyan başka bir olay olarak tarif eden Elmalılı bu ikisinin buluşma noktasında Allah’ın misali, yani vekili olan nefsin bulunduğunu söylüyor.

METİN

Bismillâhirrahmânirrahîm

Hamd ü minnet sana olsun yâ Rab!

Ey Rabb-i Müteâl! Sen şu zâhirdeki infisâli bâtındaki ittisâl ile vasl etmeseydin ben beni görmez, seni sezmezdim; anlayanlara hemhâl, anlamayanlara dellâl olmak istemezdim. Sen bana vicdan dedikleri bir buluş, vücûd dedikleri bir bulunuş ihsân ettin. Ben buluş ile kendimi kendimde buluyorum, bulunuşuma eriyorum; bu sâyede başka varlıklara varıyorum, vicdanlarını kendime zammediyorum.

Vicdan her an tecellî eden bir şe’n-i bâhir-i ûlâ, vücûd ise bu âyinede mün’akis bir şe’n-i âhar. Vicdan vücûdu kendine mütekaddim bir şart-ı zarûrî buluyor; bu sûretle vücûd vicdanın ilk müteallakı oluyor. Vücûd olmasa vicdan olamayacak; vicdan olmasa vücûd tecellî edemeyecek. Bir vicdân-ı hâs ile bir vücûd-ı hâssın cihet-i vahdetinde misâlin, yani nâib ve halîfen olan nefs; vicdân-ı âm ile vücûd-ı âmmın mebde-i vahdetinde de Zâtın mütecellî.

İZAH

Elmalılı’nın dibacede de ele aldığı vicdan ve vücud meselesi, Batı felsefe tarihinde zihin-beden problemi olarak bilinen ve felsefecileri monistler ve düalistler diye ikiye ayıran kadim bir meseledir. Elmalılı vicdan ve vücud kavramlarını sadece insanlar için değil, bütün bir alem tasavvuru için de geçerli görür. Buna göre bireyin vicdanı, bireyin vücudunda birbirinden ayrı ayrı olan unsurları birleştirir ve böylelikle bir bütüncül benlik algısı ortaya çıkar. Ama alemin de vicdanı vardır ve bu vicdan alemde gördüğümüz bütün parçalı şeyleri birleştiren bir kutsi kuvvet gibi görev yapar. Bu bölümün zirvesinde Elmalılı, bireyin vicdanı ile vücudunun birleştiği yerde nefsi (eneyi), alemin vicdanıyla vücudunun birleştiği yerde de Allah’ın Zâtı’nın tecelli ettiğini kaydeder.

Bir vicdân-ı hâs ile bir vücûd-ı hâssın cihet-i vahdetinde misâlin, yani nâibve halîfen olan nefs; vicdân-ı âm ile vücûd-ı âmmın mebde-i vahdetinde de Zâtın mütecellî.

Çekim ve Ruh

Münacatın bu bölümünde Elmalılı vicdan ve vücudun varlığın her kademesinde gözlemlenen bir silsile gibi var olduklarını ve hepsinde de aynı birleştirici ilkenin cari olduğunu, maddi olaylarda bu ilkeye çekim kuvveti, manevi olaylarda ise ruh denildiğini söylüyor.

METİN

Yâ Rab! Sen bizi böyle bir cihetten vicdan, bir cihetten vücûd nâmıyla iki silsile-i şuûn içinde yüzdürüyorsun. İçte dışta her an birer nokta-i hâl olarak uçuşup duran lemhât-ı şuûnu fırlatıyor, birbirlerine bağlayıp daneler, diziler, cüz’ler, küller, hey’etler, cem’iyyetler, milletler, devletler, hâsılı âlemler gösteriyorsun.

Ey Hakîm-i Ezelî! Şu şuûnât-ı cismâniyyede câzibe, şuûnât-ı ma’neviyyede rûh ıtlâk olunan iki mebde-i ittisâl olmasaydı bu ecrâm, bu mâhasal-ı intizâm nasıl bulunacaktı? Efkâr ve ukûl nasıl tutunacaktı? Cüz’-i ferd tasavvurunun menşei olan o nukât-ı şuûndan riyâziyyâtın a’dâd ve eb’âdı, hikmetin heyâkil-i mihanikiyyesi, kimyânın anâsır-ı zerreviyyesi, hayâtın hüceyrât-ı uzviyyesi, târîh-i tabîînin mevâlîdi, tabîatin ecsâmı, hey’etin ecrâmı, ecrâmın âlem-i zî-intizâmı nasıl derlenir toplanır, toparlanıp zamanda nasıl sürüklenirdi?

İZAH

Bu bölümde maddi alemde birbirinden ayrı olan parçaları birleştiren ‘vicdan’a câzibe, yani çekim gücü, manevi alemde aynı birleştirici güce ise ruh adını veren Elmalılı, alemin ruhunun varlıkta gördüğümüz bütün terkipleri, mananın ruhunun ise aklın ve zihnin terkiplerini oluşturduğunu söylüyor.

Esir Teorisi Eleştirisi

Bir sonraki bölümde Elmalılı Hamdi Yazır dönemin fiziğindeki esir hipoteziyle tabiatın sırrını çözdüğünü sananları eleştiriyor ve soruyor: Esir bitişik bir bütünse bir kısmı nasıl hareket eder; parçalıysa hareketi bir parçadan ötekine ne geçirir?

METİN

Ey Mübdi’-i Mutlak! Sen bize bu şuûndan o iki mebde-i ittisâl altında iki âlem verdin ve veriyorsun: câzibenin mâilinde mâddiyât, rûhun mâilinde ma’neviyât uçuruyorsun. Esîr mes’ele-i fenniyyesiyle şuûn-ı tabîatin müntehâsını hal ettik zannedenler ne kadar yanılıyorlar! Düşünmüyorlar ki esîr fezâ-yı mücerred gibi muttasıl-ı vâhid ise onun bir kısmı nasıl harekete gelebilir? O deryâ-yı seyyâl nasıl temevvüc eyleyebilir? Yok, eczâ-yı ferdeye münkasım ise her cüz’ün diğerinden temâyüzü bir infisâle vâbestedir; o hâlde bir cüz’ün hareketini diğer cüz’e geçiren vâsıta nedir? Bir mebde-i intikâle lüzum kalmadan bir cüz’ün hareketini diğer cüz’e tafra ettirip atlatmak mümkün ise intikâl-i ziyâ için esîr faraziyyesine ne hâcet vardı? Haydi câzibeye bir taayyün-i cevherî atfederek mâddiyâtı vasl edelim; rûha bir taayyün-i cevherî atfederek de ma’neviyâtı rabt edelim; fakat bu iki mebde-i ittisâl birbirlerine karşı her vecihle zî-infisâl midirler? Öyle olsaydı benim onlardan ne haberim olurdu? Ervâh ile ecsâm arasında ne münâsebet bulunurdu? Nefs ile beden birbirine nasıl mahrem olabilirdi?

İZAH

Bu bölümde Elmalılı’nın yaşadığı dönemde meşhur bir tartışma konusu olan ışığın boşlukta nasıl hareket ettiğiyle alakalı, alemde halâ, yani boşluk olmadığı, alemin hiçbir boşluk bırakmayacak şekilde esir ile dolu olduğu nazariyesine atıfta bulunuluyor. Bu nazariyenin bütün tabii olayları açıkladığı zannının yanlış olduğunu kaydeden Elmalılı, bir defa esirin kendisinin hareketi nasıl ilettiğinin bir açıklamasının olmadığı eleştirisini getiriyor. Elmalılı’ya göre ana sorun vicdan ile vücut arasındaki ilişkidir. Mevcut felsefe maddi alemin birliğini ve manevi alemin birliğini açıklasa da bu ikisinin birbiriyle olan münasebetini izah edemiyor. Oysa zihin ve bedenin birbiriyle içli dışlı olduğu apaçıktır.

Ruh ve Beden

Asıl önemli birleşmenin ruh ile beden arasında olduğunu; “Ben” diyebilmenin bu birleşme sayesinde olduğunu, insanın kendi birliğini vicdanla, başkalarındaki birliği ise kendine kıyasla kavradığını; vicdan ile vücudun birleştiği noktaya olayların “Sidre-i Müntehâ”sı ve vücudun “istivâ” noktası denilebileceğini söylüyor. Bu satırlarda Elmalılı’nın kendi ifadesiyle “ehadiyet dershanesine” girdiğini görüyoruz.

METİN

Hâlbuki ben ervâhta ecsâmı görüyorum; şimdi zihnimde memleketimin bütün hâtırât-ı cismiyyesi yaşıyor. Sonra ecsâmda ervâhı görüyorum; meselâ fa’âliyyet-i zihniyyemin şu beden-i mahdûd içinden nebeânını duyuyorum. Bu sûretle rûh ve bedenin ittihâd derecesinde bir irtibât ile “ben” dediğim nefsimde karâr kıldıklarını anlıyorum. Cisim ve rûhun bu visâli olmasaydı ben şu kalemi ve hattâ kalemi tutan bu elimi nasıl bulur, nasıl tanırdım? Elimde kalemi nasıl oynatırdım? Sevâd-ı zünûbum gibi şu sutûr-ı siyâhı nasıl dökerdim? Demek ki devvâre-i âlemin kutupları mesâbesinde olan o iki mebde-i ittisâl arasında daha mühim ve daha büyük bir mebde-i ittisâl var; var ki rûh ile beden birleşiyor. Rûh ile cismin bu mebde-i ittisâlinde ben kendimi buluyorum, “ben” diyebiliyorum. Rûhâniyyet ve cismâniyyeti cem’ ediyorum; bu iki sûretin mün’akis olduğu bu âyineye nefsim diyorum. Nefsim, kendim dediğim bu mebde-i vahdette tesniye ve teslîs yıkılıyor, şirk vahdâniyyete râci’ oluyor. Artık “Men arefe nefsehû fekad arefe Rabbehû” ne demek olduğunu bu müşâhedede anlıyorum.

Bundan sonra bütün suver-i ervâhı bir tarafa, suver-i ecsâmı bir tarafa diziyorum; ezellere, lâyezâllere koşuyorum. Nefsim gibi yığın yığın nefisler bulunduğunu görüyorum; aralarındaki münâsebât ve ittisâli duyuyorum; görüşüp konuşuyorum! Kendimdekini onlarda, onlardakini kendimde tekrar buluyorum; kendi vahdetimi vicdân-ı şühûd ile, onlardaki vahdeti vicdân-ı kıyâs ile anlıyorum; aralarındaki vahdeti yine vicdanımda derk ediyorum. Kâis ve makîsin, şâhid ve meşhûdun, vicdan ve vücûdun birleştiği bu nokta-i kusvâ artık şuûnun sidre-i müntehâsı, vücûdun nokta-i istivâsı oluyor. (“Er-Rahmânu ale’l-arşi’stevâ”) bunun tâk-ı tecellîsinde asılmış bir kitâbe-i ledün... Bu nişâneyi görüyorum; arşın ehadiyyetine geldiğimi anlıyorum. (“Eşhedü en lâ ilâhe illallâhu vahdehû lâ şerîke leh”) deyip bu dershâne-i ehadiyyete giriyorum.

İZAH

Bu bölümde Elmalılı vicdan ile vücudun, mana ile maddenin, ruh ile câzibenin birleştiği daha üst bir birliğin arayışına giriyor ve fertten başlayarak bütün varlıklarda, bütün nefislerde vicdan ile vücudun buluştuğunu görüyor; buradan vicdan ve vücudun iki ayrı varlık olduğu zannının yok olmasına ulaşıyor ki bu noktaya, hem Miraç sembolizmini kullanarak olayların Sidre-i Müntehası, İstiva ayetinin sembolizmini kullanarak da vücudun İstiva Noktası adını veriyor. İşte bu nokta arşın ehadiyeti noktasıdır. Elmalılı buradan vahdet-i vücud nazariyesine geçiş sağlayacaktır.

Vahdet-i Vücud ve Hallâc

Bu bölümde “Ene’l-Hak” diyenlerin vicdan ile vücudu karıştırdıklarını, insanın vahdete ancak vahdet-i izafiye olarak varabileceğini, yoksa Allah’ın vücudu karşısında bütün vücutların yok olmak zorunda olacaklarını söyler. Bu bakışla tevhid; taklit edenin tevhidi “lâ ilâhe illallah”, ârifin tevhidi “lâ ilâhe illâ ente” ve Allah’ın kendi tevhidi “lâ ilâhe illâ ene” olmak üzere üçe ayrılır.

METİN

Yâ Rab! Bu gördüğüm sen misin? Yoksa nefs-i küll, nefs-i âlem, insân-ı ekber, insân-ı kâmil denilen nâib ve halîfen midir? Ben buraya şuûn içinde geldim; hem nefsimle değil, rûhumla geldim; rûhumla ittisâl ettiğim ve ben dediğim bir mebde-i vahdete vardım. Nefsimden geçtim, bütün nüfûstan da geçtim. Fakat bu geçiş az çok tenâhî içinde bir geçiş. “Ene” diyemiyorum, lâkin yine bir zıll-ı ene içindeyim. Demek ki vahdete varırken vicdan ve vücûdun haysiyyet-i mutlakalarıyla vahdetlerine değil, henüz haysiyyet-i vicdâniyyeyi hâiz bulunan vahdet-i izâfiyyelerine varırım. Bu i’tibâr ile henüz sana değil, arş-ı vâhidiyyetine geldim. Gerçi şuûndan doğrudan doğruya sana atlamak akser-i turuktur. Bir nefs-i âlem, bir cevher-i şuûn tasavvur etmek seni bulmaktan daha kolay olmamakla beraber, merâhil-i vicdâna bir merhale daha ilâve etmektir. Binâen aleyh bunu tayy edivermek vücûd-ı şuûnu vücûdundan ibâret görmek, aşk-ı tekarrübe daha elverişli görünür.

Mansûr sana geldiyse “Ene’l-Hak” dediği zaman değil, ber-dâr olup “ene”den insilâh-ı tâm bulduğu zaman gelebilmiştir. Tevhîd-i mukallid (“Lâ ilâhe illâ Hû”), tevhîd-i ârif (“Lâ ilâhe illâ ente”)dir; (“Lâ ilâhe illâ ene”) ancak senin tevhîdindir.

Hâlbuki şuûnun mebâdi-i ma’rûzada nümâyân olan bekâ-yı izâfîlerini silmeden vücûdunu vücûd-ı şuûnun fevkinde görmek; seni yalnız müteallak-ı vicdân olan ve vicdanın izâsında bulunan vücûd-ı hâdis gibi yalnız bizâtihî bir vücûd değil, vicdan ve vücûdun vahdet-i mutlakasını te’mîn eden Hakk-ı Mutlak bilmek ve cevheriyyetten daha müteâlî bir vücûd-ı bizâtihî ve li-zâtihî tanımak, seyr-i melekûtta daha büyük bir i’tilâya mazhar olmaktır. Sefer-i baîd müşâhedâtı tezyîd eder. Bu ziyâde ise kemâl-i mutlaka bir mertebe daha tekarrübdür. Evvelki tarîkte sen bedîhî-i mutlaksın; her vücûd senin olduğu için vicdan seni vücûd-ı mutlak ile bi’l-bedâhe bulmuş olur. İkinci tarîkte hem bedîhî ve hem nazarîsin; vicdan seni kendi hissesinde bi’l-bedâhe, ve hisse-i vücûdda bi’n-nazar bulur. Bedîhiyyet ve nazariyyetin cem’i de ehadiyyetine daha enseb görünür. Sen Zâhir ve Bâtın’sın; bu ma’nâca anlamak evvelki ma’nâdan daha mütebâdir olur.

Hâsılı seni arşta tanımak, arşın fevkinde tanımak; mes’ele-i istivâ denilen bu mu’dile-i îmâniyyede vicdan ile vücûdu karıştırıp “Ene’l-Hak” diyenler olmuş. “Ene”yi ifnâ etmeden sana varanlar vücûden değil vicdânen vardıklarını fark edememişlerdir. Sana vücûden varanlar kendi vücûdlarını ifnâ etmiş bulunurlar. Çünkü vücûdunun muvâcehesinde vücûdât-ı sâire muzmahil olmak mecbûriyetindedir. Şühûd-u rü’yet bile bir vuslat-ı vicdâniyye demektir. Şâhid-i cemâlin olanlar (“Ente Rabbî lâ ilâhe illâ ente halaktenî”) diyebilirler. Mansûr sana geldiyse “Ene’l-Hak” dediği zaman değil, ber-dâr olup “ene”den insilâh-ı tâm bulduğu zaman gelebilmiştir. Tevhîd-i mukallid (“Lâ ilâhe illâ Hû”), tevhîd-i ârif (“Lâ ilâhe illâ ente”)dir; (“Lâ ilâhe illâ ene”) ancak senin tevhîdindir.

İZAH

Bu zor bölümde Elmalılı, alemin vicdanıyla alemin vücudunun buluştuğu noktada Allah’ın Zâtı’nın tecellisinin sâlik için yanıltıcı olabileceğinden bahsediyor. Buna göre sâlik bütün nefislerden geçtiğinde ulaştığı şeyin vücud-u mutlak olduğu zannına kapılarak bu vücuda Allah nazarıyla bakabilir ve eğer bu zanna ulaşma sırasında kendi benliğinden tamamen arınamamışsa Ene’l-Hak demek hatasına düşebilir. Çünkü Allah’a vicdanla ulaştığı halde vücutla ulaştığı zannına kapılmıştır. Oysa Allah için vicdan-vücut ikiliği yoktur. Allah’a bir cevher nazarıyla bakmak bile doğru değildir. O’nun cevherden daha yüce bir kendi kendine ve kendiliğinden varlık olarak tanınması daha doğrudur.

Nübüvvetin Lüzumu

Bu son bölümde nübüvvetin lüzumu ele alınır ve konu Hazreti Muhammed’e, âl ve ashabına salât ü selam getirerek salvaleye bağlanır.

METİN

Yâ Rabbe’l-erbâb ve yâ Merci’a’l-hakkı ve’s-savâb! Seni arayanların çoğu ya a’mâ bir tabîat veya ahras bir kuvvet zannettiler; yapar yıkar, anlayıp anlatamaz dediler. Bunlar mazhar-ı kelâmın olan enbiyâdaki sırrını idrâkten âciz kaldılar. Sana münâcât edenleri gâfil, kelâmın ile iştigâl eyleyenleri câhil farz ettiler. Bilmediler ki kelâmın olmasaydı kelâm-ı beşer olamazdı. Sen anlatmasaydın Âdem esmâları bilemezdi. Anlattın, buyurdun; buyurduklarını duyurdun. Onlar da bize duyurmak, aç gönüllerimizi doyurmak için mütemerridîn ile uğraştılar. Nemrûdlarla, Fir’avunlarla boğuştular, Ebû Cehillerle döğüştüler. İnsanlara sâlim bir vicdan, vicdanlara kâmil bir hürriyet nûru doğdu ise bunlarla, bunların vârisleriyle doğdu.

Ey Cemâl-i Kibriyâ! Seni sevenler sevişir, sevmeyenler döğüşür. Enbiyân sevdâ, düşmanları kardeş yaptı; hakkı, hukûku tanıttı, milletler meydana getirdiler. İlim ve velâyeti mîrâs bıraktılar. Kelâmın olmasaydı onlar olmazdı; onlar olmasaydı beşeriyet ictimâiyyet-i fâzıla rûhunu duyamazdı. Fir’avunlar, Nemrûdlar o milletlerin üzerinde tegallübât-ı kahhârâne ve tesvîlât-ı hodgâmâne ile hükûmât-ı ceberûtiyye kurmak istiyorlardı. Kendilerine, heykellerine, suretlerine halkı taptırmak sevdâsında bulunuyorlardı. Kardeşleri düşman yapıyorlardı. Çünkü rûh-ı beşerin nâmütenâhî temâyülâtını üç günlük ömür içine sığdırmağa çalışıyorlardı. Ezel ve lâyezâlin gönüllere in’ikâsı demek olan bî-pâyân tecelliyât-ı âmâli bâliğan mâ belağ ihâta edebilen fushat-âbâd-ı huldün neşve-i rızâsından bî-haber bulunuyorlardı. O tûl-i emel, o zîk-ı amel ukûle fetret, kulûba zecret veriyordu. Muhabbeti husûmete, aşkı ihtirâsa, irâdeyi ihtiyâle, hürriyeti esârete kalb ediyordu. Bezm-i hakta yer bulamayan fânî gönülleri, heyâkil-i ihtirâs içinde birleşmek için kârhâne-i teşehhîde boğuşturuyordu.

Yâ Münzile’l-kitâb ve yâ Mücriye’s-sehâb! Salavât-ı zâkiye ve teslîmât-ı vâfiyeni o enbiyâ-yı izâma ve ale’l-husûs Hâtemü’l-enbiyâ, Seyyidü’l-asfiyâ Muhammed Mustafâ sallallâhu aleyhi ve sellem Efendimiz hazretlerine ithâf eyle ki şehâdet-i vahdâniyyetini “ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve rasûlüh” cihet-i îmâniyyesiyle te’kîd ederek beşeriyeti câhilî cansız putların ribka-i esâretinden kurtarmış; Fir’avunların, Kayserlerin, Kisrâların mebânî-i ceberûtiyyelerini yıkarak vicdanlara zevk-i hürriyeti tattırmış ve bu zevkin terâzî-i tâmdan çıkan bir ictimâiyyet-i fâzılaya, bunun da hâkimiyyet-i vahîde-i Hakk’ı temsîl eden bir ubûdiyyet-i fâikaya ibtinâ edebileceğini anlatmıştır.

Mişkât-ı Muhammediyye’den işrâk eyleyen envâr-ı lâhûtiyyeni iktibâs edip cihân-ı beşere ilmen ve amelen neşr ü ifâza ile hak ve hakîkat medeniyyetini tebliğ eylemiş olan âl ve ashâb-ı Muhammedî’yi rıdvân-ı rahmetine bekâm et. Zamanımızın en şiddetli sademât-ı ictimâiyyesine ma’rûz kalan millet-i İslâmiyye’nin intibâhını ikmâl ve kalblerini arşgâh-ı ehadiyyetinden gelen yeni yeni füyûzât ile mâlâmâl eyle yâ Rabbî. Allâhümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âlihî ve sahbihî ecmaîn.

İZAH

Bu bölüm dibacede Elmalılı’nın Batı felsefesinde eksik olduğunu söylediği vahiy ve nübüvvet konusunu felsefi olarak temellendirme gereğini izah eder. Buna göre vicdan kuvvetinin zirve noktası peygamberlerin vahye müstaid oldukları noktadır. Beşerin bütün sosyal fazilet ruhu peygamberlerin miras bıraktıkları ilim sayesinde gelişmiştir. Elmalılı bölümü bütün hutbetü’l-kitap metinlerinde olduğu üzere Hazreti Muhammed Aleyhisselam’a salavat ile kapatıyor.