Bizim uluslararası politika anlayışımızın birinci sacayağı barışın esas olduğu prensibidir. İslam’ın uluslararası politika anlayışının aktörleri devletler veya devlet birlikleri değil, bizzat fertlerdir. Barışın inşası da fertlere ulaşmakla başlar.

Adını ‘bizim uluslararası politika anlayışımız’ koyduğumuz zamanlarüstü ve derûni bakışlı dünya politikası algılamasının ilk sacayağının ‘barışın esas olduğu’ prensibi olduğunu kaydetmiştik. Bu prensip İslam’ın, doğrusu her türlü inanç sisteminde görülen, yayılma temayülü ile zıt görünmektedir. Bu ikilem, barış zamanlarının, mücadelenin ve mücahedenin durduğu zamanlar olarak algılanmasının yanlış olduğunun tespitiyle çözümlenir. Müslüman’ın iç dünyasına bakan ‘büyük cihat’ meselesi bir yana, uluslararası politikaya bakan yönüyle de barış zamanı fetih zamanıdır.  

Devlet deyip duranlarla, devlet deyip vuranların Müslümanlıkları hakkında hüküm vermeyiAllah’a bırakıp İslam’ın gerçek yayılma alanının topraklar veya siyasal sistemler değil gönüller olduğunu kaydedelim. İslam’ın bir ‘cihan hakimiyeti mefkûresi’ yoktur. Kur’an, olmayan bir hakimiyeti tesis ettirmek için değil, varlığı vacip olan tek hakimiyetin varlığını ve şerik tanımazlığını idrak ettirmek için nazil olmuştur. İşte fetih, bu gönüller ve kafalardaki yayılmanın adıdır. Bu ince anlam yükünü bilmeyenler içinse işgal ile fetih arasında hiçbir fark yoktur. Böyle tanımlanınca fethin nasıl olup da barış zamanında da devam ettiği anlaşılır. İslam tarihini yazanlar barış zamanında olan fetihlerin savaş zamanında olanlara kıyasla daha çok olduğunu ifade etmek için olsa gerek, bunları çoğul ‘fütuhât’ ifadesiyle adlandırmışlardır. Bediüzzaman’ın “Medenilere galebe ikna iledir” formülasyonu da aynı fetih tanımının altını çizmektedir.  

Asıl olan barıştır. Barış zamanı da fetih zamanıdır. Fakat fetih, toprak, devlet veya ganimet kazanma gayreti değildir. Gönüller kazanma gayretidir. Çünkü İslam’ın uluslararası politika anlayışının aktörleri devletler veya devlet birlikleri değil, bizzat fertlerdir.

Savaş anında dahi karşı tarafta İslam’ı seçen kişi kardeş olur. Yanlış anlaşılmasın… Fetih, kimseyi Müslüman yapma gayreti de değildir. O Allah’ın işidir.

Bugün artık duraklamış görünen ve fakat bir gün illa ki eski çizgisine döneceğini ümit ettiğimiz Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne dahil olma gayretlerinin bizim için değeri şudur: Biz Batı’da gönüller kazanmak durumundayız. Bu gayret, günlerin sonunda İslam ve Hıristiyan dünyaları arasında yaşanacağı müjdelenmiş olan dostluğun tesisi için elzemdir. Bu dostluğun tesisi için medar-ı münakaşa bahislerin medar-ı bahis edilmemesi kaydı yolumuzu aydınlatan bir ışıktır. Geçmişte bu prensibin uygulandığı, Türkiye’nin çevresine şimdi olduğu gibi proksisavaşçılar değil, emniyet yayan bir ülke olduğu dönemler oldu. İslam dünyasının içini yıllardır kanatan Keşmir gibi, Durand Hattı gibi, Suudi-Husi çatışması gibi iç iftirakların da,Filistin ve Kıbrıs gibi medeniyetler arası çatışma hatlarının da çözümü tavizlerden değil, karşılıklı güven tesisinden geçer. 

Biz, bu karşılıklı güven tesisiyle bir gün hayata geçirilecek olan İslam-Hıristiyanlık barış içinde bir arada yaşama kültürünün Allah’ın planının asli bir parçası olduğuna inanıyoruz. Bu kültür bugün Batı dünyasını kasıp kavuran göçmen düşmanlığı sorununu da kökünden çözecektir. Bu uğurdaki çabalarımız da Hazreti Yahya’nın İncil’de kaydedilmiş ifadesiyle birer ‘Rabb’in önündeki yolları düzleme’ gayretidir.   

💡
Bu yazı 19 Ocak 2004 tarihli Zaman Gazetesi’nde aynı isimle yayınlanmış yazının güncellenmiş versiyonudur. Bu yazıyı yeniden yayına hazırladığım gecenin akşamında İngiltere’nin Lordlar Kamarası’nda Dialogue Society’nin ev sahipliği yaptığı bir programa katılmış ve Müslüman, Yahudi, Hıristiyan ve hümanist konuşmacıların diyalogun önemi ve geleceği konulu görüşlerini dinlemiştim. Gayret ilk günkü samimiyetiyle devam ediyor.