Dil öğrenirken dile yüklenmiş değerleri de ediniyoruz aslında. Benim İbranice eğitimimin sokakta geçen bir faslı bana hikmetin bir adresinin olmadığını öğretti. Pekala bir dindar Yahudi de evrensele uzanan bir çocuk sevgisi taşıyabiliyordu kalbinde…

İsrail halkının büyük çoğunluğu İbranice’yi sonradan öğrendiğinden, dili kafa göz yararak konuşmaya karşı bir hayli sabırlıdırlar. Bazı dindar Yahudilerin İbranice’nin dini metinler ve ibadet dışında kullanılmasına, başka bazılarının da Yahudi olmayan kişilerle İbranice konuşmaya karşı dirençlerinin olduğunu gördüm elbette. Yine de genel olarak bütün bir toplumu, birlikte dil öğrenmeye çalışan ve biraz daha iyi bilenin, sonradan öğrenmeye başlayana yardımcı olmak için istekli olduğu koca bir okula benzettim hep. Yalan yok, Türkçemizi ruhun ve ledün ilimlerinin dakik manalarını ifade edebilecek bir kelime hazinesi zenginliğine kavuşturmak için böylesi bir milli seferberliği de arzuladım hep…

Dil masum değil. Bir değer yükü de var dilin. Dil öğrenmenin de öyle. Sokakta bir dindar Yahudi’den aldığım dil dersi aynı zamanda bir insanlık dersiydi benim için. 

İsrail’e taşınıp, Kudüs İbrani Üniversitesi’nin öğrenci yatakhanelerinde kalmaya başlayalı henüz birkaç ay olmuştu. Yaz döneminin yoğun Arapça eğitiminin arkasından İbranice de öğrenmeye başlamıştım. Cuma günleri Zeytindağı’nın Mescid-i Aksa’ya bakan yamacından aşağı doğru yürür, Vadi’l-Covz (Ceviz Vadisi) içindeki Müslüman mahallesinden geçerek Aslanlı Kapı’dan (Araplar Sıbtlar Kapısı derler) Aksa’ya ulaşırdım. 

Bir önceki hafta Arap çocukları beni Yahudi zannedip arkamdan taş atmamış olsalardı o gün de aynı yolu izleyecektim. Hava da yürümek için bir hayli sıcaktı. Böyle bir havada taş atan çocuklardan kaçmak… Sanırım o zaman da, bu yazıyı yazarken olduğu gibi, korkuma tembellik kıyafeti giydirerek Aksa’ya otobüsle gitmeye karar vermiştim… Fransız Tepesi’nin Aksa’ya bakan yamacında o zamanlar 2010’dan sonra adı Dan Jerusalem olarak değiştirilen Hyatt Otel bulunurdu. Onun hemen yanında da Ağlama Duvarı’na giden otobüslere binebileceğim bir otobüs durağı. Ağlama Duvarı’ndan Aksa’ya geçiş iki defa İsrail askerlerinin güvenlik kontrolünden geçmek demekti, ama henüz Arapçam Arap çocuklarının taşlarının hızına yetişemeyeceğine göre Vadi’l-Covz’a kıyasla daha güvenliydi. 

Bütün ekonomik refahına ve teknolojik gelişmişliğine rağmen İsrail bir Ortadoğu ülkesidir. Bu coğrafyada insanlar otobüsün zamanında gelmesine şaşırdıklarından çok zamanında gelmemesinden şikayetçi olan yolculara şaşırırlar. Durakta bir hayli beklemiştim ki yetmiş yaşlarında bir Haredi Yahudi —hani şu siyah kıyafetli, fötr şapkalı, lüleli dindarlar— gelip duraktaki bankın öteki ucuna oturdu. 

…

Şabat yasakları başlamadan Ağlama Duvarı’na ulaşması gerekiyordu. Elbette benden çok daha fazla vakti vardı. Bu sebeple mi bilinmez bir hayli rahattı. 

Sonunda, ‘LaKotel? – Duvara mı?’ diye sordu bana. Yahudiler Ağlama Duvarı’na Batı Duvarı derler. Bu kadarını biliyordum. ‘Evet,’ dedim. 

İsrail’de hemen her türlü iletişim sohbet başlatmak için yeterli görülür. 

‘Mi eyfo ata? – Nerelisin?’ 

‘Mi Turkiya. – Türkiye’den.’

‘Mi eyfo beTurkiya? – Türkiye’de nereden?’

‘Mi İstanbul.’ 

‘Ata nasui?’ dedi. Vurgusundan soru olduğu belliydi bu cümlenin, ama ‘nasui’nin ne demek olduğunu bilmiyordum henüz.  ‘Lo yodea,’ dedim: ‘Bilmiyorum…’ Adam kahkahayı patlattı. ‘Eh lo yodea!’ – ‘Nasıl bilmezsin!’

Sorunun cevabını değil, kelimeyi bilmediğimi anlatmaya çalıştım. ‘Nasui’ye benzeyen bir kelime biliyor musun diye sordu. Daha yeni ‘Nasi’ kelimesini öğrenmiştim. Modern İbranice’de cumhurbaşkanı veya devlet başkanı demekti. ‘Nasi nedir biliyorum,’ dedim. 

‘Tamam işte dedi, im ata nasui, ata nasi babayt. – Eğer nasui isen evde başkan sensin.’ 

‘Nasui’nin evli demek olduğunu anlamıştım. 

‘Lo, lo nasui…’ dedim. ‘Hayır, evli değilim.’ 

‘Lama! – Niye!’

‘Ben kama ata? – Kaç yaşındasın? Niye evlenmedin? Evlenmelisin hemen…’

Dindar Yahudilerin çok çocuk sahibi olmak konusundaki tahşidatlarını biliyordum. Elbette Yahudilerin sayılarının artmasını istiyorlardı. Beni de bir Cuma günü Ağlama Duvarına giden bir Türk Yahudisi zanneden bu adam… Hem ne münasebet canım benim yaşım, bekarlığım, evin başkanı olup olmadığımdan sana ne… Zaten otobüs de gelmedi… Dur ben sana Aksa’ya giden bir Müslüman olduğumu söyleyeyim de gör… Nasıl denir cami? Bilmiyorum. Aksa desem yeter herhalde. 

‘Ani lo Yehudi, ani oleh le Aksa… Muslimi… Lehitpalel şam…’ Yahudi değilim. Aksa’ya gidiyorum. Müslümanım… Orada ibadet…’

Aslında otobüsün şoförüne olan kızgınlığımı bu yetmişlik adamdan çıkarmış olacaktım böylelikle. Suratının nasıl düştüğünü göreyim diye de baktım… Niye bu kadar geç kaldın be adam!?

‘Eğer Allah sadece Yahudi çocuklarını sevseydi, sadece Yahudi çocuklarını yaratırdı. Allah Müslüman çocuklarını da seviyor,’ dedi adam, en basit kelimeleri kullanarak. ‘Evlen ve çocuk sahibi ol…’ 

Suratım düştü… 

Batı Şeria’da, Gazze’de İsrail’in işgal ordusu Filistinli çocukları, Filistinli annelerin rahimlerini düşman olarak görüyorlardı ve ben bu adamın da aynı milletin evladı olmasından hareketle bekarlığımın geciktirdiği Müslüman çocuklarının bir an önce doğması için yaptığı tahşidattan pişman olacağını zannetmiştim. O ise dünya ve ahiret saadetini çoluk çocuğa karışmakta gören biriydi ve Allah’ın hudut tanımayan sevgisini benimle ve hayalinde kurguladığı çocuklarımla paylaşmakta bir sakınca görmemişti. 

Ne diyeceğini bilememek nasıl diyeceğini bilememekten daha ağır koyar insana… 

‘Ata tzodek…’ dedim: ‘Haklısın…’ 

Geciken otobüs tam zamanında geldi ve beni sokaktaki öğretmenimden ayırdı. Adını bile bilmediğim bu adamdan aldığım dersi bir New York ziyaretimde oranın seküler Yahudilerinden birine anlattım… 

‘Bırak şu hamam böceklerini,’ dedi. ‘Onlardan alacağın hikmet dersi olmaz olsun… Gericiler!’ 

Hikmetin adresi olmadığını bir önceki Yahudi’den öğrenmiştim. Hikmet dersi almak için birazcık olsun tevazu ve açık kalpliliğin şart olduğunu da o Yahudi’den öğrendim…