Hanefiler akan sudan abdest alabildikleri için Osmanlılar şehri ele geçirir geçirmez ilk yaptıkları iş Hanefi askerlerin abdest alabilecekleri bir şadırvan yaptırmak olmuştu. Kasım Paşa Sebili bu sebeple inşa edilmişti. Sebili o sırada Mısır Valisi olan Kasım Paşa yaptırdığı için ona ayrıca bir vakfiye kurma imkânı olmamıştı.

Yusuf, Kaitbey Sebili’ne son bir asker selamı verdikten sonra kıbleye yöneldi. Kaitbey Sebili’nin güneyindeki mastabayı boydan boya yürüdü ve bir metre yüksekliğindeki mastabanın kenarından aşağı atladı. Zaten kısa olan boyu bir kat daha kısaldı böylelikle. Yukarı baktığında öğlen güneşi gözlerini kamaştırıyordu. Allah’ın bu mübarek evinde kalbimi kemiren Yusuf’a eziyet etme arzusuna boyun eğdim ve arkasından atlamak yerine onu, güneşe doğru bakarak konuşmaya zorladım. Mastabanın hemen güneyinde bulunan kare şeklindeki havuzun hikayesini anlatmaya çalışıyordu. Etrafı demir parmaklıkla çevrili bir havuzdu bu. Tabanı modern dönemde mermerle kaplanmıştı. Ortasına da bir fıskiye yerleştirilmişti. Ama fıskiye de havuz da susuzdu. Havuzun bir ismi olup olmadığını sorduğumda, “Çok!” dedi. Sonra Arapça olup olmadıklarından emin olmadığım bir dizi kelime sıraladı: Raranc, Ğarğanc, Ğağanc, Rarnc ve nihayet Nârenc. “Bu sonuncusu Türkçe’deki narenciyeye benziyor,” dedim. Bir müddettir gözlerini kamaştıran güneşten dolayı gerilmiş olan yüz hatları gevşedi. Kafasına göre bir hayli büyük olan çenesi açıldı ve kocaman bir kahkaha attı: “Ben bunu vakıftakilere bir türlü anlatamadım. Onlar Ğarğanc Havuzu demekte inat ediyorlar. Oysa ben sicillerde bu havuzun vakfiyesinin bir nârenciye bahçesiyle irtibatlı olduğunu okumuştum. Elbette doğrusu bu olmalı: Nârenc Havuzu!”

Yukarıya bakmaktan Yusuf’un boynunun ağrımaya başladığını anlamıştım. Ona daha fazla zulmetmenin anlamı yoktu. Mastabanın batı köşesini geriye doğru yürüyerek, orada benim gibi yorgun ziyaretçiler için yapılmış olan iki basamaklı merdivenden aşağı indim. Yusuf, onun gibi atlayarak inemeyişime gülmüştü. Yanına geldiğimde onu Nârenc Havuzu’nu çevreleyen yarım metre yüksekliğindeki duvar üzerine yerleştirilmiş onlarca musluktan birinden abdest alırken buldum. “Burası, 1922 yılına kadar Şafilerin Harem alanındaki iki abdest mekanından biriydi,” diye başladı söze. Ötekisi de Aksa Camisiyle Kubbetüssahra arasında bulunan Kâse Şadırvanı imiş. Tabi o zamanlar havuzun etrafında demir parmaklıklar yokmuş. Şafiler durağan sudan abdest alabildikleri için, ellerini havuzun içine daldırıp dışarı çıkardıkları su ile abdest alırlarmış. Aksa Külliyesi içindeki çoğu havuz, sarnıç ve sebil gibi Nârenc Havuzu’nun suyu da Kan’at el-Sebil kanalından geliyormuş. Bu sebeple de havuzun taban derinliği yerden elli santim kadar aşağıdaymış. Havuz köşeleri yedişer metreden oluşan bir kare şeklindeymiş. Sıradan bir turist için hiçbir anlamı olmayan daha bir dizi şeyler anlattı Yusuf. 

Havuz bir Osmanlı eseri değildi. Yusuf’un kendi alanı dışındaki bir konuya bu kadar vakıf olmasına şaşırmıştım. “Bu muslukları 1998 yılında ben taktırdım,” dedi gevrek bir gülümsemeyle. “İngilizlerin kuruttuğunu yeniden canlandırdım,” diye de ekledi. Namazda pek gözü olmayan Yusuf’un böyle aşklı şevkli abdest almasının sebebini anlamıştım. “Bir abdest de ben alayım da sana sevap yazılsın,” bari dedim. “Olmaz,” dedi. “Sen Hanefisin. Sen yandaki sebilden abdest al. O sırada ben de sana sicillerde bulduğum notları okurum.” Yandaki sebil, Güzelce Kasım Paşa’nın yaptırdığı söylenen Kasım Paşa Sebili’ydi. Yusuf haklıysa, Kudüs’te Osmanlıların yaptırdığı ilk bina bu sebil binasıydı. 

Kasım Paşa Sebili'nin Kitabesi

Kasım Paşa Sebili Nârenc Havuzu’nun hemen güneyinde yapılmıştı. Sebil yapılmadan önce zemin bir metre kadar alçaltılmış, böylelikle musluk seviyesi Kan’at el-Sebil seviyesinin altına indirilebilmişti. Bunun dışında Anadolu’nun çoğu camisinin yanında bulunan sekizgen yapılı çeşmelerden herhangi bir farkı yoktu. Abdest almak için sebili çevreleyen iki basamak merdivenden aşağıya indim. Bu defa yukarıdan bakma sırası Yusuf’undu. Allah’tan sebilin taraçası güneşin gözlerimi kamaştırmasına izin vermiyordu. Yusuf Osmanlı Şer’î Mahkeme sicillerinde biri 1594 yılına, biri de 1604 yılına ait iki belge bulmuştu. Belgelerden birincisinde cami cemaati Nârenc Havuzu’nun susuz kaldığından şikayetle kadıya başvurarak eskiden olduğu üzere havuzun yakındaki bir su kuyusundan çekilecek suyla doldurulmasını istemişti. Kadı, cemaatin talebini haklı bulmuş ve Aksa’nın müfettiş yardımcısı olduğu anlaşılan Abdülkadir Efendi adında bir adamı çağırarak ona bu görevi vermişti. Kadı, Nârenc Havuzu Vakfının bütçesinden bu iş için su kovası ve halat alınması iznini de vermişti. 

Yusuf bunları anlatırken başka bir dünyada yaşanmış bir hikayeyi anlatıyor gibi kendinden geçiyordu. “Senin ataların boşluk bırakmayı sevmezdi Türkoğlu,” dedi bana. Ne demek istediğini tam anlamamıştım. Yusuf ise ikinci sicil notunu aktarmaya koyulmuştu: “1604 tarihli olanı ise Nârenc Havuzu, Kâse Şadırvanı ve Hanefiyye Musluğu’nun temizlenmesiyle alakalı. Kadı, bir adama bu işi her gün yapması karşılığında bir Osmaniye ödenmesini kararlaştırmış.” “Bir Osmaniye ne kadar eder?” diye sordum. “Bir gümüş akçe… Adamın geçinmesine yetecek kadar,” diye açıkladı. Ama sonra, “Osmanlı torunlarına ne olduysa hep parayı soruyorlar. Hanefiyye Musluğu neresiymiş diye sorsana!” diye azarladı beni. Haklıydı. Allah’tan nazlanmadan anlattı. Hanefiyye Musluğu bizzat da benim abdest almakta olduğum Kasım Paşa Sebili idi. Bu şadırvana sebil isminin takılması sonraki zamanlarda olmuştu. Osmanlı sicillerinde Kâse Şadırvanı’ndan Şâfiiyye diye, Kasım Paşa Sebili’nden de Hanefiyye diye bahsediliyordu. Hanefiler akan sudan abdest alabildikleri için Osmanlılar şehri ele geçirir geçirmez ilk yaptıkları iş Hanefi askerlerin abdest alabilecekleri bir şadırvan yaptırmak olmuştu. Kasım Paşa Sebili bu sebeple inşa edilmişti. Sebili o sırada Mısır Valisi olan Kasım Paşa yaptırdığı için ona ayrıca bir vakfiye kurma imkanı olmamıştı. Bu sebeple de Kasım Paşa Sebili’nin temizliği ve tamiri ya Nârenc Havuzu’nun, ya da Aksa Camii’nin vakıf bütçesinden karşılanıyordu. 

“Osmanlı mimarlarının beni hayrete sürükleyen bir özelliğini keşfettim. Herhangi bir binayı inşa ederken, sadece bir gün gelip binayı yıkacak veya restore edecek ustaların görebileceği estetik unsurlar kullanıyorlardı.”

Yusuf’un bahsettiği Kasım Paşa bizim Güzelce Kasım Paşa diye bildiğimiz kişiydi. Osmanlı sarayında nişancı, vezir, başdefterdar ve Anadolu Beylerbeyi olarak çalıştıktan sonra Mısır Valisi olarak tayin edilmişti. Okumalarımdan hatırladığım kadarıyla Mora Yarımadası’nın fethine müyesser olduktan sonra vefat etmişti. Anadolu’nun neredeyse her köşesinde bir cami, bir hamam, bir han veya bir sebil yaptırmış olan Güzelce Kasım Paşa, İstanbul’un Kasımpaşa Semti’nin de kurucusuydu.

“Kasım Paşa’nın devşirme olduğunu okudum,” dedi Yusuf. Sözünde merakla istihza birbirine karışmıştı. “Devşirmelik ayıp bir şey değil, ama yanlış okumuşsun,” dedim. “Bizim tarihçilerimiz onun Enderun’da büyüdüğünü, hatta Kanuni’nin sütkardeşi olduğunu söylerler.” Doğrusunu Allah bilir. Ama söylendiğine göre hem Yavuz Sultan Selim’in hem de Kanuni Sultan Süleyman’ın lalalığını yapmış. Halep Sancak Beyi ve Karaman Beylerbeyi olarak görev yaptıktan sonra Mısır’a Vali tayin edilmiş. Ancak bu ilk tayin edilişinde Mısır’da 34 gün durabilmiş; kubbe veziri olmak üzere İstanbul’a geri çağrılmış. Yerine geçen Ahmed Paşa Mısır’da isyan başlatmış olmasaymış vezirliği bırakıp vali olması olacak iş değilmiş. Mısır’a bu ikinci vali oluşu 1524-25 yıllarına denk gelmiş. Mısır’da Memlükler bir türlü Osmanlı idaresini kabullenemediklerinden Sultan Süleyman, Sadrazam İbrahim Paşa’yı vali olarak Mısır’a gönderince Kasım Paşa İstanbul’a geri dönmüş. O dönemlerde Kanuni’nin ülke dışında olduğu zamanlarda sultanın yetkileri Kasım Paşa’ya devredilirmiş. Kanuni onu Haliç’in çevre düzenlemesiyle görevlendirmiş. Bu düzenlemeler sırasında Haliç Tersanesi ve Kasımpaşa semti ortaya çıkmış. Seksen dört yaşındayken Mora Sancakbeyi tayin edilmiş ve Mora Yarımadası’nın fethini tamamlamış. Venediklilerin Anabolu Kalesi adını verdikleri muhkem bir kaleyi ele geçirdiği için Anabolu Fatihi ünvanını da almış. Ölmeden üç yıl kadar önce emekliye ayrılmış ve doksan yaşındayken vefat etmiş. Bazı kaynaklara göre Kasımpaşa’da, bazı kaynaklara göre ise Bursa Emir Sultan’da olan kabri zamanla kaybolmuş. 

Peş peşe sıraladığım bu bilgileri ağzı açık dinleyen Yusuf, “Demin güneşten gözüm kamaşmıştı, şimdi de bilgiden. Bütün bunları nereden biliyorsun?” diye ifade etti hayretini. Doğrusu bir seyyahın bileceği şeyler değildi bu ayrıntılar. Ama ben Eyüp’te Cezerî Kasım Paşa Camii’nin sokağında yaşıyordum. Mimar Sinan’ın inşa ettiği Zal Mahmut Paşa Camii’nin yanındaki bu mütevazi cami ruhumun daraldığı zamanlarda sığındığım bir sükûnet adasıydı benim için. Cezerî Kasım Paşa’nın kimliğini araştırırken tanımıştım Güzelce Kasım Paşa’yı. Kanuni’nin kubbe vezirleri arasında üç Kasım Paşa vardı ve bunların bilgileri sık sık birbiriyle karışıyordu. Meselâ Büyük Türkiye Tarihi’ni yazan Yılmaz Öztuna Güzelce Kasım Paşa ile bu Cezerî Kasım Paşa’yı birbiriyle karıştırmış ve Güzelce Kasım Paşanın Cizreli bir Arap aşiretinden gelme olduğunu, bu sebeple de kendisine Cezerîzâde denildiğini yazmıştı. Hasılı ben bir başka Kasım Paşa’yı araştırırken tanımıştım Güzelce Kasım Paşa’yı… “İd-dinya sğîre,” dedi Yusuf: “Dünya küçük!” “Sğîre u hilve” dedim. “Küçük ve güzel!”

“Belki de sen bizi yıllardır uğraştıran bir meseleyi çözebilirsin,” diye heyecanla söze girişti. “Ta’âl! Ta’âl!” Yusuf’un çağrısına uyarak sekizgen yapılı binanın etrafında çeyrek bir tur attım ve batıya bakan cephenin önüne geldim. Burada Kasım Paşa Sebili’nin kitabesi bulunuyordu. “Okuyabilir misin?” diye sordu Yusuf. Sonradan restorasyon gördüğü bariz bir kitabeydi. Harfler ve harflere ait noktalar net bir şekilde seçilebiliyordu. “Türkler bu Neshî hattını Kûfîye göre daha rahat okurlar,” diye takıldı. Neshî hattın ne olduğunu biliyordum. Abbasi devlet adamlarından İbn Mukle’nin geliştirdiği sade ve el yazısını andırır hat tarzıydı bu. Kûfîde olduğu gibi istif yapmaya müsait olmayan, satırların düzgünlüğünü ve harflerin birbirleriyle bağlı olmasını esas almış bir hattı. “Bizde artık nesih hattı diyorlar,” diye cevapladım Yusuf’u. 

Araplar Arapça’ya ait meseleleri onlar kadar biliyor olmamıza bozulurlar. Yusuf, bozuntusunu gülerek atlatma metodunu geliştirmişti. O gevrek gevrek gülerken Kasım Paşa Sebili’nin kitabesini incelemeye koyuldum. Herhalde 75 santim genişliğinde, 40 santim yüksekliğinde beyaz kireç taşından bir tabletin üzerine yazılmış üç satırdan ibaretti. “Enşe’e hâze’s-sebîl el-mubarek” diye başlayan birinci satır sebilin Allah rızasına matuf olarak yaptırıldığını anlatıyordu. İkinci satırda sebilin “Dünya meliklerinden İkinci Süleyman; Arap ve Acemin emirlerinin emiri Sultan Selim Han oğlu Sultan Süleyman’ın günlerinde Efendimiz Kasım Paşa” tarafından inşa ettirildiğini söylüyordu. Üçüncü satır ise 933 yılının Şaban ayının son on gününü tarih olarak düşmüş ve herhalde sebilin taş ustası olan Mustafa’nın da adından bahsetmişti. “Bunu mu çözemediniz?” diye sordum. Herhalde sesimde engel olamadığım bir kibir tonu hissetmişti ki Yusuf’un gözleri doldu. “Onu bizim tuvalet kullanmayı bilmeyen çocuklarımız bile okur. Sen elini Kasım’la Paşa ifadesinin arasında gezdirsene bir!” diye çıkıştı. Şehadet parmağımı Kasım ifadesinin hemen solunda gezdirdim. Mim harfinden sonra restorasyonlarda kasten ihmal edildiğinden olsa gerek artık belirginliğini kaybetmiş bir Elif harfi vardı. Besbelli kitabe sonradan değiştirilmişti. “Yani burada paşa yerine elifle başlayan bir sıfat vardı. El-Cezerî gibi! Bunu mu demek istiyorsun?” diye sordum. Yusuf bir şey demek derdinde değildi. Sebil 933 yılında inşa edilmişti. Bu da 1527 yılına karşılık geliyordu. Bu yılda Güzelce Kasım Paşa İstanbul’daydı. Mısır görevi biteli iki yıl olmuştu. İstanbul’daki bir paşanın, kubbe veziri de olsa Kudüs’te bir sebil yaptırması olacak iş değildi. Kudüs kadısının buna izin vermesi ihtimal dışıydı. “Ama Kasım el-Cezerî de olamaz,” dedim. O Kanuni’nin ilk yıllarında vezirlik yapmış ama herhalde 1520’den önce ölmüştü. Hem onun da Kudüs’le hiç alakası olmamıştı. “Sen Güzelce Kasım Paşa’nın Kanuni ülke dışındayken padişahın yetkilerini devraldığını söylemiştin,” değil mi, diye sordu Yusuf. “Evet!” diye tasdik ettim. “Padişahlık yetkilerini kullanarak buradaki kitabenin değiştirilmesini emretmiş olamaz mı?” dedi, kafasıyla beni onaylamaya zorlayan bir işaret de yaparak. “Hattatı becerisizlikle itham etmek varken koca Osmanlı paşasını eser hırsızlığıyla suçlamak sana yakışmadı,” diye direndim. Sonuçta Güzelce Kasım Paşa’nın onlarca Anadolu şehrinde eserleri vardı. Finanse ettiği eserlerin bazılarının mimarı Mimar Sinan’dı. Kudüs’teki basit bir sebil için namına leke sürdürtecek biri değildi. “Kasım Paşa’nın günahını almayalım, tamam. Ama bu hata hattatın da olamaz. Sizinkiler fazladan bir elifi olan bir kitabeyi sebile asmaktansa hattatı asmayı tercih ederlerdi. Madem benim açıklamamı beğenmedin, sen bir açıklama bul.” 

Pekâlâ Kasım Paşa Mısır Valisi iken bu sebilin inşası için talimat vermiş ve fakat bilemediğimiz sebeplerle sebilin inşası iki yıl gecikmiş olabilirdi. Ama bu fazladan elifi açıklamadığı gibi, sebil için bir vakfiye bırakılmamış olmasını da açıklamaya yetmiyordu. Belki sebili yaptıran Kudüs veya civarında sancakbeyliği gibi bir görev yapmış Kasım isimli biriydi. Sonradan Paşa rütbesini alınca kitabede elifle başlayan lakabını kendisi değiştirtmiş, ancak sehven elif unutulmuştu. Veya belki kitabeyi yazan hattat 933 tarihine ebcet düşmeye çalışmış ve bir eksik kalan satıra ekstradan bir elif eklemiş ve yan tarafa rakamla yazdığı inşa tarihini bir de harflerin rakam değeriyle kitabeye kazımaya çalışmıştı. 

“O ho, sen bizim yüz yılda üretemediğimiz kadar ihtimal ürettin. Az önce beceriksizlikle suçladığın hattatı da şimdi ebcet üstadı yaptın. Osmanlı zekasının üretkenliği böyle olsa gerek,” diye takıldı Yusuf. “Peki sen bütün sicilleri okudun. Orada bir şey bulamadın mı? Kadıdan inşa izni isteyen başvuru belgesini filan?” diye sordum. “Bak bu soru işi daha da giriftleştiriyor. Öncelikle Osmanlı Kudüs’ünde şer’î mahkeme sicilleri 11 Haziran 1530 tarihinden sonra tutulmaya başlanmış. Yani sebil yapıldıktan üç yıl sonra. Bu sebeple kuruluş aşaması hakkında hiçbir bilgi yok. Sonraki dönemlerde de bu sebilden ya Hanefiyye diye, veya Ğarğanç Sebili diye, veya Mahkeme Kapısı Sebili diye bahsedildiğini gördüm. Yani Kudüs’lüler kitabede açıkça Kasım Paşa ismini görmekle birlikte kadıya başvururken bu ismi kullanmıyorlardı. Demek ki ortada bir numara olduğunu onlar da biliyorlardı,” şeklinde uzun bir açıklama yaptı. Hakikaten halkın sebile otuz metre ilerideki Mahkeme Kapısı’ndan hareketle bir isim takmayı tercih edip, kitabedeki ismi görmezden gelmesi ilginçti. “Sizin Evliya Çelebi bile Kasım Paşa’dan bahsetmemiş. Koca Cihan Padişahı Kanuni’nin sütkardeşi Kudüs’teki ilk Osmanlı binasını yaptıracak ve bu Evliya Çelebi’nin nazarından kaçacak, mümkün mü bu?” Yusuf’un sorusu haklıydı. 

“Osmanlı’nın ilk binası bu muymuş,” diye sordum, biraz da konuyu değiştirmek insiyakıyla. Öyleymiş. “Bilinen ilk Osmanlı binası bu,” dedi Yusuf. “Bundan önce Hazreti Davud’un Kabrinin üzerindeki oda Hıristiyanların elinden alınarak camiye çevrilmiş. Orada da bir kitabe var. Ama orada olan yeni bir bina inşa etmek değil. Var olanın işlevini değiştirmek. Siz Ayasofya’ya Osmanlı binası demiyorsunuz, değil mi?” diye de açıkladı. Konuyu değiştirmekte muvaffak olmuştum. Bütün bir günü Kasım’la Paşa arasına sıkışmış, anlamı olmayan bir elifle geçirmek istemiyordum doğrusu. 

“Aziz dostum Şeyh Abdülaziz. Şu Kasım Paşa Sebili’ni görüyor musun? Osmanlı onu yaparken, Mescid-i Aksa alanında bulunan ve aynı işlevi gören hiçbir Memlük yapısından daha yüksek olmaması için özen göstermiş. Tevazuu görebiliyor musun? Cihan imparatorluğu kurmuşlar ama savaş meydanında yendikleri bir milletin mimarlarını aşağılamamışlar. Bu Türk seyyah atalarına ne kadar da az benziyor. Soru sorarken bile tevazu gösteremiyor…”

Yusuf’la tarih yerine mimari konuşmak her zaman daha keyif vericiydi. Hala taraçasının altında beklediğim sebilin gövdesine bir göz atarak ilk dikkatimi çeken şey hakkında soru sordum. Bütün cephelerde, kitabenin bulunduğu seviyenin biraz altında kitabeyle aynı büyüklükte birer taş plaka duvardan yükseltilmiş, onların da ortasında herhalde yirmi santim kadar çapı olan rozetler yapılmıştı. Rozet Osmanlı mimarisinin klasik unsurlarından biriydi ama bunu bildiğimi Yusuf bilmiyordu. “Bunlar nedir?” diye sordum, sesime bilgisiz birinin safiyetini büründürerek. Yusuf için maden bulmakla kendi aslını bilmeyen bir Türk bulmak neredeyse aynı anlama geliyordu. Uzun bir vaazın ilk besmelesini çeker gibi derin bir nefes aldı. Bu nefesin içinde “Ah siz Türkler, tarih yapmışsınız ama yazmamışsınız. Başkaları yazmış ama siz okumamışsınız,” türünden duyguların dalgalandığını hissettim. 

Yusuf, sebili beş yatay tabakaya bölmüş, öyle incelemişti. Birinci tabaka en alt kısımdı. Burada musluklar ve muslukların üzerinde rozetli taş plakalar bulunuyordu. Rozetlerde altı yapraklı, döngülü, veya hem yapraklı hem de altıgen geometrik şekilli motifler kullanılmıştı. İkinci tabakanın batı yüzünde kitabe, diğer yüzlerde ise kör pencereler bulunuyordu. Birinci ve ikinci tabakaları birbirinden ayıran tek özellik bu değildi. Birinci seviyedeki taşların örme tarzı da renkleri de üst tabakalardakinden farklıydı. “Ayrı zamanlarda yapıldığını mı kastediyorsun? Osmanlı’dan önce burada bir Memlük binası mı vardı yoksa?” diye sordum. “Ayrı zamanlarda yapılmamışlar, ama ayrı zamanlarda restore edilmiş oldukları besbelli.” Herhalde ya II Mahmut veya Sultan Abdülaziz döneminde yapılan restorasyonda sebilin taşları birinci tabaka seviyesine kadar sökülmüştü. Daha gelişmiş kurşun işçiliği kullanıldığından taşları birleştiren ve deprem sırasında taşların parçalanmasını engelleyen kurşun tabakalar daha ince dökülebilmiş olmalıydı. 

Yusuf’un üçüncü tabaka dediği bölüm neredeyse tümden dekorasyonsuzdu. Bu seviyede büyükçe taş plakalar kullanılmıştı. Yusuf yanıma kadar inip, plakaların üzerindeki siyah boya izlerini gösterdi. “Boyanmışlar mıydı?” diye sordum. “Sıradan bir boya değil, Bizans mozayiği,” diye cevap verdi. Osmanlı eserinde Bizans mozayiği olacak iş değildi. Belki de eski Bizans binalarından aktarılmış tekrar kullanımdaki taşlardan bahsediyordu. 

“Benimkisi sadece bir tez,” diye açıkladı. “Az önce okuduğun kitabedeki neshî hat Memluk tarzıydı. Osmanlı şehirde daha şer’î mahkeme sicil kaydı tutma geleneğini oturtamamışken şehre Osmanlı mimari geleneğini tanıyan mühendisler ve taş ustaları göndermiş olamazdı. Hiç şüphe yok Memluklar döneminde şehirde faal olan ustalara sebil siparişi verilmiş, işin geri kalan kısmını onlar yapmıştı. Mozaik onların işi olmalıydı. Nitekim şehir Osmanlıların eline geçtiğinde Kubbetüssahra hala mozaik kaplamaydı. Osmanlı’nın şehirdeki eserleri mozaikten arındırma çalışmaları sırasında buradaki mozaikler de söküldüler. Ama Kasım Paşa Sebili Kubbetüssahra kadar şanslı değildi. Oraya çiniler takılırken, burada mozaikin boya izlerini taşıyan taş plakalar kaldı.” 

Yusuf’un açıklaması bir hayli ikna ediciydi. Daha iyisi bulunana kadar buna inanmakta sakınca yoktu. “Eski seyyahlardan bu mozaikleri gören kimse olmamış mı?” diye sordum. “Mozaikler Kanuni döneminde sökülmüşlerse, yapılışları ile sökülüşleri arasında geçen zamanda Kudüs’ü hiçbir seyyah ziyaret etmemiş demektir. Eskiden senin gibi deliler yüz yılda bir çıkıyordu,” diye takıldı Yusuf. “Şimdi de yüzyılda bir çıkıyor akıllım,” diye cevap verdim. Bu defa samimi bir kahkaha attı. “Bazen elli yılda bir de çıkıyorlar ama. Bak mesela Evliya Çelebi 1648’de Kudüs’e gelmiş. El-Nablusî 1690-93 yılları arasında şehirde kalmış. Nablusî bu binanın sebil değil, şadırvan olduğu anlamına gelen bir not düşmüş. Musluklardan sürekli su akıyormuş. Tam bir Hanefi şadırvanı yani… “Bu da neden bir vakfiyesi olmadığını açıklıyor,” diye atıldım. “Vakfiye daha ziyade sebilde su dağıtacak kişilerin belirlenmesi ve ödemelerinin yapılmasıyla alakalı bir şey. Su kendi başına akıyorsa şadırvanın mutat bir gideri yoktur. Gerektiğinde de bu gider Nârenc Havuzu’nun vakfiyesinden karşılanabilir.” Yusuf açıklamamı çok beğenmemişti; ama aklı sebil binasının tabakalarına kilitlenmiş olduğundan itiraz da etmedi. Benim de işime geldi bu. 

Yusuf’un dördüncü tabaka dediği şey taraça ve kubbeyi taşıyan kalasların bulunduğu taş işçiliği ile ahşap işçiliğinin buluştuğu bölümdü. Nihayet beşinci tabaka kurşun kaplanmış kubbeden oluşuyordu. “1998 yılında kubbenin kurşun kaplamasını tümden söktük ve ahşapları yeniledik,” diye başladı Yusuf. “Osmanlı mimarlarının beni hayrete sürükleyen bir özelliklerini keşfettim. Herhangi bir binayı inşa ederken, sadece bir gün gelip binayı yıkacak veya restore edecek ustaların görebileceği estetik unsurlar kullanıyorlardı.” Merakım artmıştı. Sadece bir binayı yıkacak olanların göreceği bir noktada marifetlerini sergilemek apayrı bir incelikti. Yusuf’ta o incelik yoktu. “Yalvarmazsan dahası yok,” dercesine konuşmasını oracıkta kesti ve “Namaz vakti geliyor,” dedi. “Dayak vakti mi?” dedin diye takıldım. O sırada ezan okunuyor olsaydı Yusuf’un kahkahasını bastıramazdı. “Vay Osmanlı torunu, şiddet tehdidiyle bilgi almak ha. Buna düpedüz işkence derler,” diye karşı koydu. “Benim yapacağım en fazlası biraz kanatır, senin abdestini bozar. Senin yaptığın ise benim namazımı bozacak. Namaz boyunca bunu düşüneceğim,” dedim. İnsafa geldi. “Gel yukardan bakalım,” diye çağırdı beni. O an hala ayakkabılarımı giymemiş olduğumu fark ettim. Yalınayak takıldım Yusuf’un peşine. Aksa Camii avlusunu Kubbetüssahra avlusuna bağlayan merdivenlerin güneybatıdakini tırmanarak Kasım Paşa Sebili’ni yukarıdan seyreden bir noktaya geldik. Yürürken Yusuf kah sağı, kah solu göstererek isimler mırıldanıyordu: “Eşrefiye Medresesi, Ahmet Kulları Mihrabı, Musa Ağa Kubbesi, Nahiv Kubbesi… Şuradaki de Yusuf Ağa Mihrabı…”

Kasım Paşa Sebili ve Nârenc Havuzu

Bunları teker teker ziyaret etmeyi planladığımdan onun konuşma hızıyla dinleyip geçtim. Zihnim hala sadece yıkılırken görülebilen estetikle meşguldü. Yusuf, Kasım Paşa Sebili’nin kurşunla kaplı kubbesini göstererek, “Taktir edersin ki kubbe ahşap bir kubbe. Zaten aşağıdayken kubbenin üzerine oturtulduğu kalasları gördün,” dedi. Kafa hareketiyle onayladım. “1998 restorasyonu sırasında kurşunları ve ahşap kubbeyi kaldırdığımızda, bu yapının bir kubbe değil, taştan örme bir kubbenin kaplaması olduğunu gördük. Yani içeride Hint mabet mimarisinde gördüğümüz taştan örme soğan kubbe işçiliğinin bir ürünü saklanmıştı.” Yusuf’un anlattığına bakılırsa sıra dışı bu taş kubbenin sıradan bir kurşun kubbe ile kaplanması olsa olsa Osmanlı’nın yapacağı bir şeydi. Takkenin üzerine sarık gibi bir şey… İlginç olan Osmanlıların bu tür kubbe yapılarını ancak hamamlarda kullanmış olmalarıydı. Mescid-i Aksa içinde taş örme kubbeler iki binada daha bulunuyordu; İs’ardiyye Medresesi’nin iki kubbesi de taştandı… Bir de Ğavanima Minaresi’nin müezzin mahfilinin kubbesi… Bu iki eser de Eyyübiler veya Memluklar döneminde yapılmışlardı. Yusuf, Kasım Paşa Sebili’nin kubbesinin orijinalinin böyle olmadığını, ancak 1922 yılındaki restorasyonlar sırasında Mimar Kemalettin’in İs’ardiye ve Ğavanima’da gördüğü bu kubbe tarzını Osmanlı sebiline aktardığını iddia ediyordu. “Bizim milli mimari ekolünün kurucusu olan Mimar Kemalettin mi?” diye sordum. Soruyu bu şekilde sormam Yusuf’u kızdırmıştı. Elbette milli mimari ekolünün kurucusu olan bir kişi Hint mimarisinden kubbe tarzı ithal edecek değildi.     

“İşte Şeyh Abdülaziz geliyor,” dedi. Kubbetüssahra’nın arkasından el sallayarak bize doğru gelen Abdülaziz el-Buhari’yi göstererek. Şeyh Abdülaziz’in gülen yüzü ortamı yumuşatmıştı. Bunu fırsat bilerek kafama takılan soruyu sordum. “Osmanlıların sakladığı kubbeyi ortaya çıkardın ve fakat sen de saklamayı tercih ettin Yusuf. Bu niye?” Yusuf cevabını bana değil Şeyh Abdülaziz’e verdi: “Aziz dostum Şeyh Abdülaziz. Şu Kasım Paşa Sebili’ni görüyor musun? Osmanlı onu yaparken, Mescid-i Aksa alanında bulunan ve aynı işlevi gören hiçbir Memluk yapısından daha yüksek olmaması için özen göstermiş. Tevazuu görebiliyor musun? Cihan imparatorluğu kurmuşlar ama savaş meydanında yendikleri bir milletin mimarlarını aşağılamamışlar. Bu Türk seyyah atalarına ne kadar da az benziyor. Soru sorarken bile tevazu gösteremiyor…”

Şeyh Abdülaziz’e kıyamet kopuyor deseler bir gülücük daha atayım da öyle öleyim diyecek bir adamdı. İkimize de gülümsedi, “Bu meselede sen de haklısın, sen de haklısın,” dedi, önce Yusuf’u, sonra beni göstererek. “Ama en haklımız bizim hanımdır. Özbek pilavı pişirmiş, namazdan sonra bizi bekliyor. Özbek pilavını da dargınlar birlikte yiyemezler. Ne yapalım, barışacaksınız!” 

Kubbetüssahra’nın güneye bakan kapısının hemen girişinde akşam namazının farzını kılarken aklım Osmanlı’nın kubbe üstüne kubbe bindiren mimarlarından, Abdülaziz’in evinde yiyeceğimiz Özbek pilavına, oradan da Kasım Paşa Sebili kitabesindeki fazladan elife gitti geldi…