> ## Content Index
> Fetch the complete content index at: https://kerimbalci.com/llms.txt
> Use this file to discover other available public pages before exploring further.

# Gurbet Yılanı
- URL: https://kerimbalci.com/gurbet-yilani/
- Published: 2026-10-14T23:10:16.000Z
- Updated: 2026-10-14T23:10:16.000Z
- Author: Kerim Balcı
- Tags: ENE MAKDİSİ

> Kudüs torunlarıma anlatacak anılar toplamaya gittiğim topraktı. Artık dede olduğuma göre hafsalamda otuz yıldır köşe kapmaca oynama bu hatıraların kelimelere dökülme zamanı gelmiştir.Ene Makdisi (Kudüs’lüyüm Ben) beni ben yapan bu hatıraların derlemesi…

Elle tutulur ilk fikir yoğun okumam, Bediüzzaman Said Nursi’nin Tarihçe-i Hayat adlı entelektüel biyografisiydi. Çocuktum. Elle tutulur ilk fikir yoğun okumam, Bediüzzaman Said Nursi’nin Tarihçe-i Hayat adlı entelektüel biyografisiydi. Çocuktum. Fakat, köyden kente göçmüş bir çocuğun öğrenme heyecanını dengeleyen bir sorgulama ile okuyordum. Bediüzzaman hayatının erken sayılabilecek bir evresinde İstanbul’dan Van’a gitmek üzere bindiği gemiden Batum’da iniyor, yolda Tiflis’e uğruyordu. Rus işgali altındaki şehirde Şeyh San’an Tepesi’ne çıkarak medresesinin planını yapmakla uğraşan Bediüzzaman, yanına gelen hayret içindeki Rus polise Rusya’da yaşanacak üç zulmetten sonra Tiflis’e dönüp medresesini kuracağını anlatıyordu. Rus polisin ‘Burası Bitlis değil, Tiflis’tir’ sözüne de ‘Bitlis Tiflis kardeştir’ diye cevap veriyordu. 

Tiflis’in Batum’dan Van’a giden yol üzerinde olmadığı gerçeği rahatsız etmişti beni. Bediüzzaman, yolunu neredeyse iki katına çıkaran bu ‘uğrama’yı elbette boşuna yapmamıştı. Dahası o hayattayken yayınlanan biyografisinde bu ‘garip’ hikayenin bulunmasını istemişse elbette vermeye çalıştığı bir mesaj vardı. Bir başka Karadeniz şehri Samsun’un köy çocuğu Kerim Balcı olarak bu satırların arka planında reddedilemez bir davet görmüştüm. Tiflis’e gidecek ve Bediüzzaman’ın hayal ettiği okulu açacaktım... Gurbet yılanı tarafından ısırılmıştım. Gitmek fikri, zamandan ve mekandan sıyrılmış bir göç etme arzusu büyümeye başlamıştı içimde. Gurbet yılanının zehiri gönül rahmine yavrusunu bırakmıştı. Gıdası okumak olan bir yavruydu bu. Tiflis hakkında bulabildiğim her şeyi okumuştum. Evliya Çelebi'nin Seyahatname'sinde şehrin içinden geçen Kür (şimdilerde adı Küre'dir)

Gıdası okumak olan bir yavruydu bu. Tiflis hakkında bulabildiğim herşeyi okumuştum. Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinde şehrin içinden geçen Kür (Şimdilerde adı Küre’dir.) Nehri’nin iki yakasında adları Tiflis ve Bitlis olan iki kalenin olduğunu okuduğumda Bediüzzaman’ı biraz daha anlamıştım. Yıllar sonra Necmettin Şahiner Son Şahitler dizisini yayınladığında gurbet yılanının yıllardır iş başında olduğunun farkına vardım. Talebelerinin hemen tamamında hiç değilse bir ara uyanmıştı bu arzu: Tiflis’e gitmek ve üstadlarının medresesini kurmak. Son dönem talebelerinden Muhsin Alev’in de gurbet yılanı tarafından ısırıldığını farkeden Bediüzzaman, “Hayır,” demişti; “Sen oraya gitmeyeceksin. Seni Tiflis'e göndermeyeceğim. Oraya Sungur gidecek. Sungur’u göndereceğim. Sungur, Tiflis'e gidip benim medresemi açacak!”

Ne kadar kıskanmıştım Mustafa Sungur Hoca’yı. Elbet o da ısırılanlardandı. Ama ona panzehir vadedilmişti. Tiflis, beni yerleşik hayatın bütün unsurlarından koparmış, kendimi şehrimde, ülkemde, dünyamda misafir hissetmeme sebep olmuştu. Gitmek fikri, Harikalar Diyarı’nın güldükçe bedeni kaybolan ve fakat gülüşü devam eden kedisi gibi hedefini kaybetmiş bir özleme dönüşmüştü. Tiflis yoktu, gitmek vardı. Şeyh San’an Tepesi yoktu, göç vardı. Küre Nehri yoktu, gurbet vardı. Hayatlarını at sırtında geçirmiş atalarımdan miras aldığım göçebelik geni uyanmıştı bir kez. 

1995 yılı sonunda Boğaziçi Üniversitesi’nin Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünden akademik bir kariyer yapabileceğim inancını besleyecek kadar iyi bir dereceyle mezun oldum. Sosyal antropolojiye olan ilgim beni Marmara Üniversitesi’ne yönlendirmişti. Lisansüstü programlarına kabul edilmek için başarılı olmak kadar insan tanımanın da önemli olduğunu biliyordum. Ancak önemli insanların her zaman doğru insanlar olmadığının farkında değildim. Bu bilmezlik hem Türk akademik çevrelerine olan güvenimi, hem de akademisyen olma arzumu kırdı. Takip eden bir yıl, içimdeki gurbet zehirinin yeniden yayılmaya başladığı bir yıl oldu. Bu arada reklam sektöründe geçici bir iş bulmuştum. Birlikte mezun olduğum arkadaşlarımın hemen tamamı Zaman Gazetesi’nin Dış Haberler servisinde işe başlamışlardı. Bir bina içinde çalışmak fikri bir köy çocuğunun içselleştirebileceği en son şeylerden biridir. Büyük şehirlerde cami henüz dolmadığı halde ceketini avluya serip namaz kılan insanlara sorun, çoğunun geçmişinde gökkubbe altında namaz kılmışlığın, kırları seccade yapmışlığın duru köylülük izlerini bulacaksınız. Bütün ısrarlara rağmen özgürlüğün sürekli değişen adresi olan reklamcılık işinde kalmayı tercih etmiştim ben de. Ta ki gazetenin o zamanlar Genel Yayın Danışmanlığını yapan Abdullah Aymaz’dan telefon gelene kadar. 

Abdullah Aymaz benim için ufuk insandı. Yaptıkları ile pek ilgili değildim. Yapmak hususunda gösterdiği tutarlılıktı beni büyüleyen. Ne hızını, ne de kulvarının doğru olup olmadığını tartacak derinliğim vardı. Ama biteviye koşuşu, dur durak bilmeyen enerjisi, işi değil işlemeyi benimsemiş haliyle bir ufuktu benim için. Beni ısıran gurbet yılanı hedeften bağımsız bir gitmek fikr-i sabiti uyarmıştı içimde ya, besbelli onu da hedeften bağımsız bir koşuşturmaya kilitleyen hizmet yılanı ısırmıştı. Amok Koşucusu’ydu o. Bütünlüğünü koşmakta buluyordu. 

Ne diyeceğini biliyordum. Nasıl ‘hayır’ diyeceğimi bilmiyordum. O bana ‘gel’ diyecekti, oysa ben ‘git’ diyecek bir ses arıyordum. Tam, ‘Önce bir gel. Sonra gidileceği zaman gidersin’ diyordu ki gazetenin Genel Müdürü Hüseyin Gülerce giriverdi odaya. Washington’a bir muhabir gönderilmesi gündemdeydi ve uygun bir isim arıyorlardı. ‘İşte burada!’ diye atıldı Abdullah Aymaz. ‘Hemen gönderelim. Dil de biliyor. Hem de inatçı. Tam gazeteci olacak çocuk.’

Gurbet yılanı git der ama, herkesin gideceği yere gitmeyi kabul etmez...

‘Washington olmaz’ dedim. ‘Oraya herkes koşa koşa gider. Ben zor olana talibim. Kimsenin gitmediği bir yere gitmeliyim.’ İçimdeki ses, Tiflis diye soludu bir kez. ‘Canım, bize Washington’a gidecek adam lazım. Şimdi sen zor yere gitmek istiyorsun diye hiç planda yokken İsrail’e adam mı göndereceğiz?’ diye direndi Hüseyin Gülerce. İçimdeki yılan depreşti. ‘Kudüs?’ diye sordu önce kendi kendine. Sonra da ‘Kudüs Bitlis kardeştir’ diye bir name tutturdu. 

Beşinci kattaki odadan Kudüs muhabiri tain edilmiş olarak çıktım. 

1996 yılının Haziran ayı hayatımın en az zamana en fazla iş sığdırdığım aylarından biri oldu. İsrail’e gidecektim, ama nasıl gideceğim hakkında en ufak bir kanaatim yoktu. Gazete yönetimi o dönemlerdeki yayın politikaları gözönüne alındığında İsrail’in bir Zaman muhabirine asla sıcak bakmayacağını zannediyorlardı. Akla yakın görülen tek yol, İsrail üniversitelerinden birine öğrenci olarak yerleşmekti. Bir hafta içinde Kudüs İbrani Üniversitesi’nin Rothberg Uluslararası Öğrenciler Okulu’ndan Ortadoğu Kültür ve Politikası konulu bir master programı için kabul aldım. Faksla aldığım kabul metninde programın temel seviyede Arapça bilgisi gerektirdiği, eğer durumum buna uymuyorsa Temmuz ayı içindeki hızlandırılmış Arapça kursuna katılmak durumunda olduğum kaydedilmişti. 

> Gurbet yılanı tarafından ısırılmıştım. Gitmek fikri, zamandan ve mekandan sıyrılmış bir göç etme arzusu büyümeye başlamıştı içimde. Gurbet yılanının zehri gönül rahmine yavrusunu bırakmıştı. 

Gitmek dürtüsüyle zaten yeterince uğramadığım ailemi birkaç günlüğüne ziyaret edebildim. Karadenizli bir babanın yirmi yaşı geçmiş oğluyla evlilikten başka konuşacak meselesi yok gibidir. ‘Eğer İsrailli bir kızla evlenir gelirsen, seni tanımıyorum’ diye uğurladı beni. Bu sözün arkasında ‘Oğlum! Kendin kal!’ öğüdü olduğunu pekala biliyordum. 

Gurbet yılanının zehrini tatmayan bilmez. Toprak insanı topraktan, su insanı sudan yaratılmıştır. Göç insanı ise geçmişte biryerlerde yaratılmış değildir. O her gittiği yerde yeni baştan yaratılır; sudan, topraktan, havadan, ateşten, hayalden, ümitten, tecrübeden... Gurbet yılanı bu ateşi körükler durur. Kimseye anlatabilecek durumum yoktu. ‘Niye İsrail?’ diyenlere tek söyleyebildiğim topraktan yaratılmışların anlayabileceği, ‘Yaşlanınca torunlarıma anlatacak bir hikayem olsun istiyorum’ cevabı olmuştu. İsrail, Türk medyasında öylesine bir savaş meydanı olarak gösteriliyordu ki kimse geri dönüp, çoluk çocuğa karışacağıma ihtimal vermemiş, bu kaçamak cevabı kaçamak ve acıyan bir gülümsemeyle karşılamışlardı. Oysa ben yeniden, ve yeniden, ve yeniden yaratılmak istiyordum. Bir defa da Hazreti Adem’in yaratıldığı topraktan yaratılmak... 

Hayatımda hiç Yahudi tanımamıştım ve hemen herkesin Yahudi olduğunu sandığım bir ülkeye gidecektim. İnsan bilmediğine düşmandır. Korkuyordum. Peygamberlerini öldürmüş, nimetlere karşı nankörlük etmiş, Allah’la pazarlık yapmaya kalkışmış, hayata herşeyleriyle sarılmış bir milletin içine gidiyordum. Yahudi Kur’an’ın sayfalarından çıkmış kara ruhlu, karanlık ruhlu, geçmişe ait bir gelecekti benim için. 

Korkularımı yenmek zorundaydım. Geleneksel çekingenliğimle hiç bağdaşmayan birşey yaptım ve Türk Musevi cemaatinin yayın organı olan Şalom Gazetesi’ni arayarak yardım istedim. O zamanlar Şişli’de, Teşvikiye Camii’ne yürüme mesafesinde bulunan Şalom Gazetesi’ne yaptığım bir kaç ziyaret kafamdaki Yahudi imajını yıkmaya başlamış, bu da beni bir hayli rahatsız etmişti. Dahası isimlere yüklediğim mana haritamda ‘dönememiş dönmelerin mabedi’ olarak işlenmiş olan Teşvikiye Camii’nde hiçbir anormallik görememiştim. Yahudiliklerini gizleyen bu Selanikliler sanki başka bir mekan bulamıyorlarmış gibi caminin alt katında bulunan bir gizli bölmede ibadet ediyor olmalıydı. Gazeteye gittiğim günlerde uğradığım camide bu gizli bölmeye işaret eden hiçbir anormallik görememek sinir bozucuydu gerçekten. Ama daha sinir bozucu olan, sanki normal bir insanmış gibi, bizim gibi iyi olabilirmiş, sevebilirmiş, üzülebilirmiş, anne ve abla olabilirmiş gibi davranan Suzan Nana Tarablus’tu. Bu kadın esaslı bir şekilde ‘Gayr-i Musevi’ numarası yapıyor olmalıydı. Gülümsüyordu, bazıları saldırgan olarak vasıflanabilecek sorularıma dahi sabırla cevap veriyordu, dahası derin bir Türkiye sevgisi taşıyor imajı veriyordu. Hey Allah’ım! Daha İsrail’e gitmeden ne büyük bir imtihana sürüklendiğimi farkedebiliyordum. Yahudilerin uzakta ve kötü oldukları geçmişim ne kadar da tatlıydı! Bütün kötülükleri onlara yıkabildiğim, memleketimin geri kalmışlığının sebeplerini derinlemesine analiz etmek zorunda kalmadığım, bu her köşeyi elinde geçirmiş Yahudiler hiçbir çözümü uygulatmayacaklarına göre çözüm arayışına dahi kalkışmak durumunda kalmadığım o karanlık geçmiş ne kadar da sorunsuzdu!

En çok da tepkiselliğimi kaybetmekten endişe ediyordum. Biliyordum ki kimliğim, Türk-Müslüman kimliği, bu sefil düşmanımızın düşmanlıklarının bilincinin üzerinde yükseliyordu. Kalbimizi onlara karşı ne kadar kapalı tutabilirsek, elimizden ve dilimizden hiçbirşeyin gelmediği şu zamanda, hiç değilse onlardan nefret edebilirsek kimliğimizi kaybetmeyecektik. Ben olabilmenin ön şartı, Yahudi olmamak, Yahudileşmemek, Yahudiyi sevmemek, Yahudinin yaptığı herşeyden nefret etmek, yaptığı her şeyin arkasında bir oyun, bir kurgu, bir plan görebilmekti. 

Oysa Suzan iyiydi. Zavallı kadın nesebinin ne kadar Türkleşmiş, kanına ne kadar Müslüman kanı karışmış olabileceği hakkındaki sorularımı anlamsız bakışlarla cevaplamak zorunda kalıyordu. Onun iyiliğinin Yahudilikle alakası olmayan kökenlerini araştırdıkça, Yahudilik hakkındaki bilgilerim de artıyordu. Büsbütün can sıkıcı şeyler öğreniyordum. Avram Galanti’nin Türk siyasi hayatındaki Yahudiler hakkında yazdıkları, bu adamın harf inkılabına karşı yazdığı ‘Arap harfleri kalkınmaya mani değildir’ içerikli bir kitapçıkla direndiği bilgisiyle birleşiyor; Osmanlı sultanlarının Yahudiler’e sahip çıkmak hususunda gösterdikleri lütuf ve kerem, Yahudilerin Osmanlı tarihi boyunca ‘sadık millet’ olarak tanındıkları bilgisiyle taçlanıyor; bir haftaya sığıştırdığım okumalarım hiçbir bilgim olmaksızın edindiğim kanaatlerimi altüst ediyordu. Şimdi üzerinden on yıl geçtiği, ve Yahudilik, İsraillilik ve Siyonistlik arasındaki ayrımın farkına varmış, bambaşka bir insan olduğum için rahatsız olmadan itiraf edebileceğim birşey yaptım o günlerde. Kalbimdeki tepkiselliğin kırılmaması, Yahudilerin içinde yaşayacak bir Müslüman olarak buğzumun hafiflememesi için kendi kendime beyin yıkamaya karar verdim. Bunun için bir taraftan Yahudiler hakkında okuyup, Sefarad müziği dinlerken, bir taraftan da tespihimle ‘Pis Yahudi’ çekiyordum. 

Hiçbir zikir, fikrin kalpte yaptığı dönüşümün karşısında duramaz. Bir Cumartesi’ye denk gelen 29 Haziran gününü son bir yılımı içinde geçirdiğim ofisimdeki eşyalarla vedalaşmaya ayırmıştım. Yeterince birlikte vakit geçirirseniz eşyanın da bir hafızasının olduğunu ve sizi hatırlayıp ah edeceklerini öğrenirsiniz. Benim hafızası en güçlü eşyam bilgisayarımdı. Bir de o dönemde esaslı bir lüks olan Microsoft’un ergonomik klavyesi... Bu ofiste yaşadığım son dakikalar, eğer masamdaki Zaman Gazetesi’ne veda etmeye kalkışmasaydım unutulup gidebilirdi. Gazetenin iç sayfalarında, Muammer Gökçin imzalı bir dosya ilişti gözüme. ‘Gayr-i Müslimlerle dostluk üzerine’ başlıklı dosya Bediüzzaman Said Nursi’nin 1911 yılında Doğulu aşiret reisleriyle yaptığı görüşmelerden seçilmiş notlardan ibaretti. Daha sonra Reçetetü’l-Avam başlığıyla da yayınlanan bu görüşmelerde Bediüzzaman Kürt aşiret reislerini İstanbul’da kurulan Meşrutiyet rejimine destek vermeye çağırıyor ve onların hükümette Ermeni ve Yahudilerin yer alması konusundaki eleştirilerini cevaplandırıyordu. Sorulardan biri Bediüzzaman’ın o kendine has Türkçesi ile sorulmuş, ve yine ona has keskinlikle cevaplandırılmıştı. “Yahudi ve Nasara ile muhabbetten Kur’an’da yasak vardır: ‘Yahudi ve Nasara’yı dostlar edinmeyiniz.’ Bununla beraber nasıl dost olunuz dersin?” Soru bundan ibaretti. Münazarat adıyla neşredilmiş olan bu Reçetetü’l-Avam risalesini belki defalarca okumuştum. Ama değil mi bu eserler her hastaya kendi ilacını veren eserler diye ün kazanmıştı. Önceki okumalarımda bu soruya da, verilen cevaba da ihtiyacım olmamıştı. Şimdi ise hava kadar, su kadar ihtiyaç duyduğum bir cevapla karşı karşıyaydım.

Bediüzzaman Kur’an’ın yasağının umumi değil, mutlak olduğunu; mutlak olanın ise kayd altına alınabildiğini söylüyordu. Bu kaydı da zaman koyacaktı. Bu kayda itiraz olmazdı. Anlaşılmaz gibi görülen satırlar birbirini açıyor, benim kalbime akıyorlardı: “Hem de bir adam zatı için sevilmez. Belki muhabbet, sıfat ve sanat içindir. Öyle ise her bir Müslüman’ın her bir sıfatı Müslüman olması lazım olmadığı gibi, her bir kafirin dahi bütün sıfat ve sanatları kafir olmak lazım gelmez. Binaenaleyh, Müslüman olan bir sıfatı veya bir sanatı, istihsan etmekle iktibas etmek neden caiz olmasın? Ehl-i kitaptan bir haremin olsa, elbette seveceksin.”

Bu son satır beni iyiden iyiye mestetmişti. Tabi ya, Yahudi kızlarıyla evlilik yasaklanmamıştı. Bunlardan biriyle evlensem, elbette eşimi sevecek, onu en yakın dost bilecektim. Burada beni vuran meselenin ben yaşta bir gencin pek de hoşuna gidecek evlilik çizgisinde geçmiş olması değil, çözümün bu kadar gözümün önünde olduğu gerçeğiydi. Hayatta bizi hayran bırakan çözümler, zor ve girift olanlar değil, o ana kadar nasıl farkına varamadığımıza şaştığımız çözümlerdir. 

Bediüzzaman seksenbeş yıl önceden uzanıp tespihimin ipini koparmıştı. Pis Yahudi zikrinin yerini, yine o gün öğrendiğim bir hikaye aldı. Denildiğine göre Hazreti Ali’ye hangi milletin daha iyi olduğu sorulmuş, o da ‘Her milletin iyisi iyidir’ diye cevap vermişti. Bu sözün, ‘Yahudiler hariç’ diye bir kaydı yoktu. Yahudilerin de iyileri vardı, ve kötüleri başka milletin kötülerinden daha fazla değildi. Bunu öğrenmek, içselleştirmek, sorgulanmaz bir kabullenim haline getirmek için İsrail’e gitmem, bu milletin iyilerini ve kötülerini tanımam gerekiyordu. Yıllar önce içimde gitme aşkını uyaran Bediüzzaman, gittiğim yere giderken ben kalmanın...