> ## Content Index
> Fetch the complete content index at: https://kerimbalci.com/llms.txt
> Use this file to discover other available public pages before exploring further.

# Agada Şel Safot: Dillerin en bi güzeli!
- URL: https://kerimbalci.com/agada-sel-safot-dillerin-en-bi-guzeli/
- Published: 2026-10-25T08:00:00.000Z
- Updated: 2026-10-25T08:00:00.000Z
- Author: Kerim Balcı
- Tags: VADEDİLMİŞ YAZILAR

> 19\. Yüzyıl sonlarına kadar sadece ibadetlerde ve kutsal metinlerde kullanılan İbranice’nin modern bir milli dil olarak canlandırılması anadil kaybı yaşayan bütün topluluklar için ders alınacak bir hikaye. 

1882 yılında Kudüs’te doğan bir çocuk son 2000 yıldır kulağına İbranice ninni söylenen ilk çocuk oldu. Litvanya’lı verem hastası bir öğretmen olan Eliezer Perlman’ın oğlu “ilk İbrani çocuk” diye bilinecekti artık. Son 2000 yılda ana dili İbranice olan ilk çocuktu çünkü.

Perlman, Hertzl’den bir kuşak önce Siyonist olmuştu. Aslen bir Yahudi olmayan İngiliz romancı George Sand’ın *Daniel Deronda* romanından etkilenmiş ve soluğu Filistin’de almıştı. Onun Siyonizmi linguistik bir Siyonizmdi. Siyasal Siyonizmin babası Hertzl ve Sosyalist Siyonizmin kuramcısı Weizmann, toplumu, dönemlerinde revaçta olan ‘sınıf toplumu’ kuramıyla algılamışlar, İsrailoğulları’nın ‘normal’ bir toplum olamamasını sınıfsız bir toplum olmasında, veya sınıflar hiyerarşisinin ‘normal’ toplumlarda olanın tam tersi bir piramit yapısı göstermesinde bulmuşlardı. Normal toplumlarda gelir ve eğitim düzeyi en fazla olan sınıf piramidin en üst ve en az bireyi barındıran kesiminde olur, gelir ve eğitim düzeyi en alt seviyede olan sınıf ise toplumun ekseriyetini, ve tabi ekonomik hayatın üzerine bina edildiği köylüler ve işçileri (aynı zamanda işsizleri) oluştururlardı. Buna karşılık İsrailoğulları’nın zenginleri en fazla, fakirleri ise en az bireyi barındırıyordu. Hertzl’inifadesiyle bu sınıfsal piramidin alt üst edilmesi gerekiyordu: Aylakları, kanun tanımazları, hırsızları olmayan bir toplum normal olamazdı zira. Bir başka Sosyalist Siyonist’in ifadesiyle ‘Bir Yahudi kurulacak Yahudi devletini dolandırdığı gün, İsrailoğulları normal bir toplum olacaktı…’ 

Eliezer Perlman ise linguistik bir toplumsal kuram benimsemişti. Toplumu halk yapan ortak bir dil kullanıyor olmasıydı ve bu dil başkalarından devşirilmiş bir dil değil, kendi ortak kültür, din, mit ve harsından doğmuş bir dil olmalıydı. Kurulacak bir Yahudi Devleti ancak ve ancak ortak bir dil kullanıyor ve bu dil kendi kültürlerini, 2000 yıl önce terk ettikleri benliklerini yansıtıyorsa ‘normal’ bir devlet olabilirdi. 

Perlman bir dilbilimci değildi ama “İbranice konuşan İbraniler” idealine sarılmıştı. Oysa iki binyıldır konuşma dili olarak kullanılmayan İbranice’ye yeniden hayat üflenmesi nesnel ve kuramsal problemler içeriyordu. Öncelikle İbranice modern asrın ihtiyaçlarını karşılayacak kelimelerden yoksundu. Dahası dindar Yahudiler bu kutsal dilin sokakta, aylak insanlarca ve edepsiz konuşmalarda kullanılmasına karşıydılar. Ama Perlman kararlıydı; kelimeler yoksa üretilecek, dindar Yahudiler karşı çıkıyorlarsa ikna edilecek veya sindirileceklerdi. 

Öncelikle evden başladı işe Perlman. Rus olarak doğmuş, güzel Fransızca bilen eşine İbranice öğretti ve eşi de dahil olmak üzere Yahudi olan kimseyle İbranice dışında bir dil konuşmama kararı aldı. Eşi hamile olduğunda doğacak çocuklarının İbranice dışında bir dil duymayacağı yönünde eşine ağır bir yemin ettirdi. Kendisi de fazlasıyla Yidiş olan soyadını değiştirdi ve “Ben Yehuda” (Yehuda’nın Oğlu) adını aldı. Deborah Yonas Ben Yehudaçocuğunu doğduğunda onu “Yaldi” (oğlum) diye çağıran son iki bin yılın ilk İbrani annesi oldu.

> Fakat sonunda çocuk konuştu. Ben Zion (Siyon’un oğlu) hiçbir arkadaşının bilmediği, ancak Davud ve Süleyman Peygamberlerin, Yehuda Maccabi ve Bar Kochba’ların, hâsılı Yahudi ulusunun gurur duyabileceği bütün büyük önderlerinin konuştuğu dili anadili olarak konuşuyordu. 

Ancak hayat sanıldığı kadar kolay değildi. Çocuk büyüdükçe Eliezer’in İbranice tutuculuğu da artıyor, evinin kapısında durarak gelen misafirlerin İbranice bilip bilmediklerini kontrol ediyor ve bilmeyenleri yüzgeri evlerine gönderiyordu. Anne Ben Yehuda ağlayan çocuğuna Rusça olarak ninni söylediğinde —Eliezer’in yazdığı İbranice ninniler çocuğu uyutmuyordu çünkü— aile dağılmanın eşiğine gelmişti.

Dindar Yahudiler Eliezer Ben Yehuda’nın işini sandığından da fazla zorlaştırmışlardı. Bu ‘kafir’ adam Tevrat’ın, Hazreti Musa’nın, Rab ile kul arasındaki tek iletişim dilini Sinagoglardan çıkarmış, bu dilde ninniler bestelemeye, küfürler uydurmaya başlamıştı. 

Eliezer hem bu dindarlarca hem de çocuğunun iyiliğini isteyen doktorlarca defalarca uyarıldı. Ancak Ben Yehuda dilin sadeliğini ve birleştiriciliğini bir ulus olmanın ön şartı olarak görüyor ve Yahudilerin 2000 yıllık dağılmışlıklarını dillerinin bozulmasına bağlıyordu. Kendi başına çıkardığı “HaTzvi” (Geyik) adlı İbranice gazetesi ile bir yandan başlattığı dil ihtilalinin yayılmasına çalışıyor, diğer yandan her gün bulduğu yeni kelimeleri halkın beğenisine sunuyordu. 

Ben Yehuda’nın oğlu üç yaşına geldiği halde anlamlı bir kelime konuşmayı başaramadı. Dindarlar Allah’ın Ben Yehuda’nın kutsal dili yozlaştırmasının cezasını oğlundan çıkardığına inanıyorlardı. Fakat sonunda çocuk konuştu. Ben Zion (Siyon’un oğlu) hiçbir arkadaşının bilmediği, ancak Davud ve Süleyman Peygamberlerin, Yehuda Maccabi ve Bar Kochba’ların, hâsılı Yahudi ulusunun gurur duyabileceği bütün büyük önderlerinin konuştuğu dili anadili olarak konuşuyordu. 

Eliezer Ben Yehuda’nın yaşadığı Kudüs henüz siyasal Siyonizmi tanımamış bir Kudüs’tü. Şehirde yaşayan Yahudiler ya Eski Şehir’in içinde ya da 1870’lerde kurulmuş olan MeaShearim (Yüz Kapı veya Yüz Katı demek) mahallesinde yaşıyorlardı. Daha doğrusu ölüyorlardı. Şehrin yerlisi olan Yahudiler haricinde Avrupa’dan şehre gelen Yahudiler genellikle yaşını geçmiş insanlardı ve şehre bir kuşak sonra gelecek olan Siyonistler gibi “yeniden doğmak” için değil huzur içinde Kutsal Topraklar’da ölmek için geliyorlardı. Temel hayat güdüsü güzel bir ölüm üzerine olan bu insanların bir sonraki kuşağın hangi dili konuşacağı ile fazlaca bir ilgisi olması beklenemezdi. Bu insanların uluslarının nihai dirilişi ile ilgili tek ve hemen yarın gerçekleşecekmişçesine emin oldukları bir umutları vardı: Mesih’in gelişi. Bunu engelleyecek, buna alternatif olacak her türlü girişimi nefretle karşılıyorlardı. Dilin dindışılaştırılması tam da böylesi bir girişimdi. 

Nitekim Eliezer Ben Yehuda’nın destekleri ile öğrencilere sadece İbranice öğretecek bir kız okulu açılınca nefretin bardağı taştı. Dindarlar kadınların dili kullanmasını ibadet maksatlı bile olsa minimumda tutmaktan tarafaydılar. Şimdi mektep bahçelerinde kızlar İbranice şarkılar söyleyecek, fıkralar anlatacak ve oyunlar oynayacaklardı öyle mi? Ben Yehudasokaklarda taşlandı. Yeni bir lakap taktılar ona: Ben Amelek. Deccal demekti bu...

Fakat özellikle 1882 sonrasında Rusya’da başlayan Pogrom kaçkını göçler Filistin’e yaşamak için gelen Yahudileri getirmeye başlayınca Ben Yehuda’nın İbranice ideali destek bulmaya başladı. 1888 yılında Siyonist bir kasaba bütün ilkokul eğitiminin İbranice yapılması kararı aldı. İbranice’yi benimseyen okulların sayısı arttıkça dini otoriteler bu okullara giden öğrenci ve velileri kara listeye almaya başladılar. 

Artık arkasında genç bir halk kitlesi bulan Ben Yehuda “Dili Koruyanlar Ordusu” diye bir halk hareketi de başlattı. Bu gençler sokaklarda İbranice haricinde dil konuşan Yahudileri tespit ediyorlar ve sokak ortasında yüzüne karşı “Utanmıyor musun!” diye bağırarak küçük düşürüyorlardı. Ben Yehuda’nın ekibinin küçük düşürdüğü yaşlıların sayısı öyle büyüdü ve sonunda Ben Yehuda’nın bir yazısında bu sadece ibadet eden ve yurtdışından gelen sadakalarla yaşan Yahudileri “parazit Yahudiler” diye tanımlaması o derece nefret uyandırdı ki sonunda hahamlar Ben Yehuda’yı afaroz ettiler. Yahudilikte *herem* denilen bu uygulama cemaatten dışlanan kişi için sinagogda siyah mumların yakılmasını gerektiriyordu ve bu da yapıldı. Bir tellal şehri dolaştı ve Ben Yehuda’yı lanetledi ve nihayet Ben Yehuda’nıngazetesinin okunması yasaklandı. Neticede kendisinden kaptığı vereme yenilen karısı öldüğünde hahamlar öçlerini alma fırsatı buldular ve bir kâfir olan Ben Yehuda’nın karısının da Yahudi mezarlığına gömülemeyeceğine hükmettiler. 

1914 yılında öldüğünde Ben Yehuda beş koca ciltlik sözlüğünü tamamlamıştı. 1918 yılına gelindiğinde Filistin’de 85,000 Yahudi yaşıyordu ve bunların %40’ı gündelik hayatlarında İbranice konuşuyorlardı. 

Hertzl daha ziyade ütopik bir roman tarzında yazdığı Yahudi Devleti’nde konuşulacak dil meselesini sorguladığında “her halde İbranice konuşmayacağız” diye yazmıştı. Yine de 1896 yılında Siyasal Siyonizm teziyle ortaya çıktığında Ben Yehuda’nın heyecanını artırdı. Ben Yehuda, Viyana’da Hertzl’le bir buluşma ayarladı ve İbranice’yi diriltme fikrinden bahsetti. Hertzl açık bir Almanca hayranıydı ve devlet kurma aşamasında dille uğraşacak vakti görmüyordu kendinde. Çoğu üç dört dünya dilini bilen Yahudilerin oturup bilmedikleri İbranice’yi diriltmeye çalışmalarını aptallık olarak görüyordu. Ben Yehuda’ya söylediği son sözlerden biri: “Kaçımız bir tren bileti isteyecek kadar İbranice biliyoruz?” oldu. 

Oysa İbranice Eliezer Ben Yehuda’dan kuşaklar önce bazı batılıların ilgisini çekmişti. H. L. Mencken’in *The American Language*’da belirttiğine göre Amerikan İhtilali’nden sonra bazı üye ülkeler İngilizce’yi bırakıp İsrailoğulları’nın ve Eski Ahit’in dilini resmi dil olarak benimsemeyi bile teklif etmişlerdi. 

Ben Yehuda öldüğünde Filistin’de birden fazla İbranice gazete çıkmaya başlamıştı. İbranice’nin güncel hayata aktarılmasının artık geri dönülemez bir süreç olduğunun farkına varan bazı Dindar Siyonistler dahi, hiç değilse bu dilin oluşum sürecini etkilemek düşüncesiyle İbranice yayınlar çıkarmaya başladılar. Osmanlı yönetimi Yahudi posta örgütleriyle mücadele edebilmek için bastırdığı posta pullarında Kudüs ve Yafa’nın ismini İbranice olarak kullandığında İbranice artık Filistin’de yaşayan Yahudiler kadar onlarla muhatap olan yönetimin de benimsediği bir dil haline gelmişti. 1921 yılında İngiliz Manda Yönetimi Arapça ve İngilizce’nin yanısıra İbranice’yi de Filistin’in resmi dili ilan edince hala doğum süreci devam eden Modern İbranice için yeni kapılar açıldı. 

1948 yılında İsrail Devleti bağımsızlığını ilan ettiğinde Filistin’de 650.000 Yahudi yaşıyordu. O yıl yapılan bir nüfus sayımına göre nüfusun %80’i biraz İbranice biliyor ve %54’ü de gündelik hayatlarında sadece İbranice konuşuyorlardı. Bu oran özellikle Filistin’de doğanlarda yüksekti: %92\. 

Filistin’de doğmakla İbranice konuşmak arasındaki bu doğru oranlı bağlantı ideolojik bir boyut da içeriyordu. Bir Yahudi ancak Filistin’de doğmuşsa, hücreleri ‘Kutsal İsrail toprağı’nın ürettiği gıdalarla şekillenmişse tam bir Yahudi olabilirdi. Bu ister istemez İbranice’nin sağladığı kültür ortamının gıdasını da içeriyordu. 

Filistin’de doğan Yahudilere yine bir Modern İbranice uyarlaması olan Sabar – Sabra (İbranice aslında Tzabar – Kaktüs) adı verilmiştir. Sabralar için Yidiş veya Ladino (Yahudi Almancası ve Yahudi İspanyolcası) ebeveynlerinin utanç verici geçmişini hatırlatan dillerdi. Onlardan kaçmak için İbranice’ye sarıldılar. 

Filistin’de doğan Yahudi gençleri anne babalarının başka diller kullanmasından rahatsız oluyorlardı. Sokaklarda ebeveynleri tarafından kendilerine İbranice haricinde bir dille seslenildiğinde utanç duyuyorlardı. Sabra için İsrail toplumu “İbranice’yi anadili olarak öğrenenler” ve “sonradan öğrenen ve şive kaymasından bir türlü kurtulamayanlar” olarak ikiye ayrılır ve sabra kendini bu ikinci sınıfa karşı hep üstün hisseder. Bu üstünlük hissi onda dile hükmetme arzusunu doğurur ve sabra sert, boğazdan çıkan seslerle bir İbranice konuşur. İbranice’nin asli şeklini bilen uzmanlar bunun dilin katledilmesi olduğunu bilseler de sabra buna devam eder. Sabra bakış açısıyla İbranice’nin kullandığı boğaz seslerinin çokluğuna şaşmamak gerekir. Zira İbranice bir “lanetleyen peygamberler kuşağının” ürettiği dildir. 

İsrail’e göç edenlere bir sabranın ilk sorusu “ne zaman İbranice öğrenmeye başlayacağı” sorusudur. İbranice konuşmak onun için Yahudi ile İbrani arasındaki ayrımdır. Sabra kendini İbrani olarak görür: İbrani İbranice konuşur, Yahudi her dili konuşabilir. 

Sabra İbranice’nin Latin alfabesi ile yazılması girişimlerine de karşı çıkmıştı. Ben Yehuda’nın çocuklarından biri bir müddet Latin harfleri ile İbranice olarak basılan bir gazete çıkarmış ancak bu girişim de işe yaramamıştı. Oysa bu asırlardır süregelen geleneğin tam tersine bir arayıştı. Yahudiler sürgünde yaşadıkları yıllar boyunca yerel dilleri benimsemişler, ancak bu dilleri İbrani Alfabesi’nin harfleriyle yazmayı tercih etmişlerdi. Ben Meymuneserlerinin esaslı bir kısmını İbrani harfleriyle yazılmış bir Arapçayla kaleme almıştı. Doğu Avrupa Yahudileri Yidiş’i büyük oranda İbrani alfabesiyle yazıyorlardı. Osmanlı döneminde İstanbul’da çıkarılan İbrani harfleriyle yazılmış Türkçe bir Musevi gazetesi bile vardı. 

İbranice’nin sesli harfleri yoktur. Daha 9\. yüzyılda bu alfabeye ilave harfler veya kullanılabilir bir harekelendirme sistemi katılması gündeme gelmiş ve hahamlar bu hususta bir çözüm bulması için zamanın allamesi II. Natronay’a başvurmuşlardı. O da “Rabb’inMusa’ya verdiği tabletlerde hareke yoktu. Tanrı’ya uyan günahkar insanlara hayli hayli uyar!” cevabını vermişti. Bugün İbranice’nin modern versiyonunda kullanılmayan 16 harekesi vardır ancak bunlar sadece kutsal metinlerde ve yabancı isimlerin okunulabilir kılınmasında kullanılırlar. İbranice dil olarak sekülerleşmiş, alfabe sekülerleşmiş ve hahamlara kala kala bu 16 hareke kalmıştır. 

İsrail Devleti’nin kurulması ve dünyanın dört bir yanından ülkeye Yahudi göçünün başlamasıyla İbranice öğretimi bir devlet politikası halini aldı. Bu eğitim sadece bir ortak iletişim dili oluşturmakla kalmıyor, ülkeye yeni gelen Yahudi gençlerinin isimleri dahi Eski Ahit’te görülen isimlerle değiştirilerek bir ortak kültür oluşturulmaya çalışılıyordu. Yeni göçmenler İbranice konuşan yerlilerle temasa geçmeden önce çadırkentlere yerleştiriliyor ve burada ‘İbranileştirildikten’ sonra gerçek ve eşit birer İsrail vatandaşı olabiliyorlardı. 

Erken dönemde dil saplantısı o boyutlardaydı ki İsrail üniversiteleri dahi İbranice dışında eğitim vermiyor, hatta kaynak kullanmamaya özen gösteriyordu. 1980li yıllara kadar hiçbir İsrail üniversitesinde İbranice dışında bir dille eğitim veren bölüm açılmadı. Kudüs İbrani Üniversitesi bu hususta ilk adımı atıp sadece yurtdışında yaşayan Yahudilerin kaydolabileceği bir okul açtığında diğer üniversiteler tarafından ayıplanmıştı. 

1967 Savaşı’yla birlikte İsrailoğulları’nın sürgün döneminin kapandığı inancı dil konusundaki dayatmaları da yumuşattı. Bundan sonra ülkeye göç eden Yahudiler ‘dil eğitim kamplarına’ değil çoğunluğunu belediyelerin açtığı Ulpan (Forum)’lara alınmaya başlandılar. Fakat yeni göçmenin İbranice ile asıl kucaklaştığı, argosunu, küfürlerini ve laf atmasını öğrendiği kurum olarak İsrail Ordusu ortaya çıkacaktı. 

İbranice’nin öğretildiği ulpanlar görmeye değerdir. Burada emekli profesörler, askerler, gençler bir arada geldikleri bu ülkenin dilini öğrenmeye çalışırlar ve azami bir çocuklaşma yaşarlar bu dil öğrenme tecrübesinde. Koca üniversite hocalarının son İbranice imtihanından iyi bir not aldıklarında nasıl sevindiklerini görmek ilgi çekicidir. 

Ben Yehuda’nın başlattığı kelime üretme geleneği bugün İbrani Dili Akademisi tarafından devam ettiriliyor. Akademi düzenli olarak gazetelere verdiği demeçlerle yeni çıkan kavramlar için kelimeler üretiyor. Kelimeler temelde Eski Ahit kaynaklarından alınan kökler kullanılarak üretilse de bunun istisnaları da olmuyor değil. Söz gelimi İsrail’in meşhur senaryo yazarı Efraim Kishon acımasız bir eleştirmen olan Dr. Gamzu tarafından fazlasıyla eleştirilince İbranice’de karşılığı henüz olmayan “eleştiriyle hırpalamak” kelimesi için *gamaz*kelimesini teklif etmiş ve kelime İsrail halkı tarafından kullanılmaya başlanmıştır. 

Yeni kelimelerin halk tarafından beğenilip yaygın kullanıma girmesi her zaman kolay olmamış. Dil Akademisi kibrit için yedi kez kelime değiştirmiş ancak sonunda *gafrit* (sülfür) kelimesinden yapılan *gafrur* kelimesi halk arasında tutulmuş. Domates için üretilen onlarca kelime İsrail halkının kelimeler çöplüğüne atılmış ve sonunda cinsel çağrışımlar da barındıran *agvanya* kelimesi benimsenmiş. Diğer taraftan Akademi’nin baby-sitter için öne sürdüğü kelimelerin çoğu tutmamış, İsrailliler İngilizce şeklini kullanmaya devam etmişlerdir. 90lı yıllarda ülkedeki Filipinli ‘baby-sitter’ sayısı bir hayli artında *filipini*kelimesi baby-sitter kelimesi ile eşanlamlı bir kullanım kazanmış. 

Modern İbranice en büyük sıkıntıyı küfürler konusunda yaşadı. Biblikal İbranice’ninkonuşulduğu dönemlerde kullanılan “engerek soylu,” “sağ elin hünerini unutsun,” veya “dili sünnetsiz,” gibi küfürler bu asra uymuyordu. 1920 ve 30larda İsrailliler günlük hayatta İbranice de konuşşalar sıra küfretmeye geldi mi muhatabın annesine yönelmiş Rusça veya diğer Slav dillerinden kelimeleri kullanıyorlardı. Sabra çağında Arapça küfürler popüler oldu. Dan Ben Amoz İbranilerin küfür açığını kendi uydurduğu kelimelerle doldurduğu Kirli Sözler Sözlüğü ile kapatmaya çalıştı ama işe yaramadı. Bugün hala daha metres için bir İbranice kelime yoktur. İngilizcesini kullanmazlarsa İbraniler Eski Ahit’te geçen *pilegeş*(cariye) kelimesini kullanırlar. 

İbranice’nin 19\. yüzyılın sonları ve 20\. yüzyılın ilk yarısında sürdürdüğü varlık mücadelesi kazanılınca ‘dil milliyetçileri’ yabancı dillerin etkisine karşı gösterdikleri direnci de yumuşattılar. Özellikle 90lı yıllarda başlayan yoğun Rus Yahudisi göçü ülkede Rusça eğitim veren müesseselerin açılmasına yol açtı. Sonuçta Rus Yahudileri domuz etiyle birlikte gelmişlerdi; Rusça konuşuyor oldukları ve zar zor öğrendikleri İbraniceyi dahi Rus aksanıyla telaffuz ettikleri gerçeği bundan daha korkunç bir şey değildi. 

İbranice’nin varlık savaşı kazanılana kadar reddedilen Yidiş ve Ladino gibi dillere de bu dönemde yeniden sahip çıkılmaya başlandı. Zamanında Kudüs İbrani Üniversitesi bir YidişEnstitüsü kurulması için maddi bağışta bulunmak isteyen birinin yardımını kabul etmezken sonraları üniversiteler bu enstitüler için kendi bütçelerinden pay ayırmaya başladılar. 

Bugün İbranice İsrail’in tek ulusal dilidir. Arapça resmi dil olarak benimsenmiş olmakla birlikte İsrail Arapları dahi gerek pazarın dayatması, gerekse İbranice’nin modern kavramlara bulduğu kelime karşılıklarının Arapça’da üretilememiş olduğu gerçeğine binaen İbranice öğrenmekte ve bazen kendi aralarında dahi bu dili kullanmaktadırlar. Özellikle 1948 savaşıyla birlikte İsrail toprakları içinde kalmış olan Hayfa ve Nasıra gibi kentlerin Arapları ile İbranice bilmeksizin iletişim kurmak neredeyse imkânsızdır. 

\* \* \* 

Eliezer Ben Yehuda’nın ortak dilin bir millet olma bilincini yerleştireceği yönündeki öngörüsü haklı bir öngörüydü. Ancak Ben Yehuda’nın öngöremediği şey dilin ulusal kimliğin yanı sıra bireysel kişilikleri de şekillendirdiği gerçeğidir. İbranicenin içsel mantığı anlaşılmadan, onun eğitim sürecinin pedagojik etkileri incelenmeksizin İsrail toplumunu anlamak neredeyse imkânsızdır. 

Burada dil endeksli bir kültür antropolojisinin derinliklerine dalacak değiliz. Şunu söylemekle başlayalım: Türkçenin bir Türkün kimlik ve kişiliğindeki etkisini kavramak İbranicenin bir İsrailliyi ‘yaparken’ gösterdiği etkiyi anlamak için yeterli olmaz. 

Hemen bütün İbranice kitapları İsrail Devleti’nin haritasıyla başlar ve öğrenciler dili öğrenmeye başlamadan önce bu harita ile, şehir ve coğrafi unsurlarla aşina olmaya çağrılırlar. İbranice bir ulusun olduğu kadar, o ulusun içrek bilincinin bir parçası olan bir toprağın da dilidir. İsrail toprağında İbranice konuşulur ve İbranice konuşan bir milletin bu toprakları iskan etmesi bu toprakları İsrail toprağı kılar. Bu toprak-millet-din ve dil bütünlüğü laik olsun dindar olsun her İsrailli’nin kişiliğinin oluşumunda tartışmasız bir etkiye sahiptir. 

İbranice için “teşekkür ve özür ifadeleri kıt dil” derler. Bu mevcut sabra kültürünün dile bir yansıması mıdır, yoksa bu sabra kültürünü bizzat bu dil mi ortaya çıkarılmış bilinmez; ancak minnettarlığın ve mahcubiyetin his olarak da İsrail halkında kıt olduğu gözlemi ülkeyi daha ilk ziyaret eden insanların bile gözlemlediği bir hakikattir. 

> İsrail’e göç edenlere bir sabranın ilk sorusu “ne zaman İbranice öğrenmeye başlayacağı” sorusudur. İbranice konuşmak onun için Yahudi ile İbrani arasındaki ayrımdır. Sabra kendini İbrani olarak görür: İbrani İbranice konuşur, Yahudi her dili konuşabilir. 

Dil asla masum değildir. Her toplum dili vasıtasıyla gelecek kuşaklara kendi haklılık iddialarını, kendi ideolojik kabullenimlerini, kendi korkularını ve ümitlerini aktarır. İbranicede ‘adam-insan’ ve ‘adama-toprak’ kelimelerinin aynı kökten gelmesi; veya ‘aretz’ kelimesinin aynı anda hem dünya, hem de İsrail ülkesi anlamına gelmesi; veya silah ve askerlikle alakalı pek çok ifadenin masum kelime köklerinden üretilmiş olması —Sözgelimi ‘rimon’ hem nar nem de el bombası demektir; ‘neşek – silah’ kelimesi ‘neşika – öpücük’ kelimesiyle aynı kökten gelir; İsrail’e göç edenlere ‘Ole – Yükselen, göçe ‘Aliya – yükşeliş, geri göçenlere ise yordim – aşağı inenler denir; ‘hitnatkut’ kelimesi bir taraftan tek taraflı çekilme anlamı içerirken arka planda izole etme anlamını da çağrıştırır.— gibi dilsel hakikatlerin kişilik gelişiminde etkisi olmadığını iddia etmek safdillik olur. 

İbraniceyi anadil olarak kullanan ilk kuşağın ‘sabra – kaktüs’ olarak adlandırılmasının —Kelimeyi ilk kullananlar bu ifade ile bu genç kuşağın dışarıda dikenli ve sert, ama iç dünyalarında süt gibi duru ve pak oldukları imajını oluşturmak istemişlerdi.— dil ile kişilik arasındaki bağın istemsiz olmaktan çok öte bir bilinçli tasarım olduğunu gösterdiğini kaydederek bu bahsi kapatalım. 

Barış ve bir arada yaşama kültürünü geliştirecek bir İsrail toplumunun dilsel anlamda da bir devrime ihtiyaç duyacağı açıktır. Bugünün İbranicesinin ‘Aravim – Araplar’ veya ‘Palestinaim – Filistinliler’ kelimelerine yüklediği olumsuz anlam çağrışımlarından arınması uzun zaman alacağa benzer.